Herkesleşme – Tunç İlkman

Zeyneb aniden elimi tutuverdi. Bu, ayın tam olarak güneşi örtmesi, bir serçenin korkusuzca size değecek kadar yaklaşması gibi bir şeydi. O anın bozulmaması için gözlerimi dahi kırpamıyor, sadece yutkunuyor ve hiçbir zaman ölmemeyi diliyordum.

 

Kitabın içinde altı çizilecek, not alınacak o kadar çok yer var ki, nereden nasıl bir alıntı yapsam diye çok düşündüm. Hatta yazarın bazı cümleleri bana Sabahattin Ali’nin tiratvari cümlelerini hatırlattı ve o lezzeti verdi. Aslında kitabın kapağı ve ismi bana daha farklı bir çağrışım yapmıştı ama içine girince tahminimden farklı bir serüvene dahil oldum. Kitabın anlattığı olaylar ile olayların bize alttan alta anlattıkları biraz farklı gibi geldi bana. Kitapta aşk var, ölüm var, özlem var, film olur dizi olur ama kitap herşeyiyle bir toplumsal eleştiri. Gerçi kitabın adı bunu haykırıyor ama olaylara kaptırınca kendinizi, bunu unutabiliyorsunuz, ta ki kitabın sonlarına gelinceye kadar. Kitabın verdiği mesajlar ve bu mesajların veriliş şekli çok güzel, özellikle herkesin vurguladığı gibi farklı bir sonla bitiyor kitap. Daha önce dediğim gibi kitabın içinde çok güzel yerler var, sözler var, eleştiriler var ama genel anlamda bir bütün olarak beni beklediğim kadar doyurmadı. Yanlış anlaşılmasın, okunmayacak bir kitap ya da tavsiye etmiyorum demiyorum ama yüksek beklentilerle okumayın diyorum. Çünkü kitap çok paylaşıldı ve sevildi, bu da haliyle beklentimi yükseltti. Herşeye rağmen yazarın bakış açısı, kullandığı dil çok hoş. Yazar eminim ilerde çok güzel eserler verecektir. Kitap bile okumayan bir toplumda birşeyler yazmak ve bu cesareti göstermek her türlü saygıyı hakeder. Emeğine ve kalemine sağlık.

Gelmeyen Pazartesi – Barış Efendioğlu

“Bundan yedi sekiz yıl önce her şeyi bildiğimi sanırdım ben, seni bile anladığımı belki de. Sonrasında yıllar geçti, hiçbir şey bilmediğimi anladım. Belki de olgunlaşmak buydu. Büyüdükçe daha küçük görüyordu insan kendini. Zira dünyanın ne kadar büyük, insanların ne kadar çeşitli olduğunu fark ediyordu. Ben de bunu gördüm. Eskiden yaptığım gibi katı dogmaları savunmayı, insanları kategorize etmeyi bıraktım. Artık daha yalın bakabiliyorum etrafıma.
… artık iki büyük grupta topladım tüm insanlığı: İyi niyetler ve kötü niyetliler. Tarzları, şekilleri, yaşayış biçimlerini eleştirmeyi bıraktım; ardındakini görmeye başladım. Önemli olan niyetti, geç de olsa, insanların ilerledikleri yollara saygı duymayı öğrendim.”

 

Yine çok güzel, bir çırpıda okunan bir kitap ve yine keyifle okudum. Yazarın daha önce okuduğum “Neden Evlenmedim” kitabının çok hoşuma gittiğini söylemiştim. Bu kitap da aynı şekilde hoşuma gitti ama yine de “Neden Evlenmedim”in favorim olduğunu belirtmek isterim. Kitabı okumak isteyenlere de önce “Neden Evlenmedim”i okumalarını tavsiye ederim. Bu kitapta da yer yer istemsiz güldüğüm de oldu, gözlerimin dolduğu da. Belki de bu yüzden seviyorum, sıcak buluyorum yazdıklarını. Anlattığı öykülerde ya da yaptığı tahlillerdeki bizim de yerimiz varmış, biz de bazılarını aynı şekilde yaşamıştık hissi çekiyor insanı kendine. 80’li ve 90’lı yıllarda çocukluklarını, ergenliklerini yaşamış olanlar ya da Ankara’ya dair anıları olanlar kendine çabucak yer bulabiliyor kitabın içinde. Eğer okumadıysanız vakit kaybetmeden iki kitabı da alın, okuyun derim.

Ön Kapak

Incognito – David Eagleman

“Bir ben vardır bende, benden içeri. “

Yunus Emre.

“Eğer beyinlerimiz, anlaşılabilecek kadar basit olsaydı, bizler onu anlayacak kadar akıllı olamazdık.”

Incognito


Kitap okurken araya bir sürü işin girmesi ve kitabı bir türlü bitirememem beni çok rahatsız ediyor. Neyse ki kitabımı sonunda bitirip, yorumumu yazmaya fırsat bulabildim.
Kitap yedi bölümden oluşuyor. Özellikle ilk bölümlerde konuya girmeye ve terimlere alışmaya çalıştığınız için biraz yavaş ilerleyebiliyorsunuz ama daha sonra kitap akmaya başlıyor. Son bölümlerde de hukuksal tartışmalara, ceza ehliyeti, cezayı azaltan ve kaldıran nedenlere girmesi beni kitaba daha yaklaştırdı ama çoğu kişiyi sıkacağını düşünüyorum. Kitabın adı, Incognito, gizli, bilinmeyen, tanınmayan anlamına geliyor. Ayrıca Türkçe basımında kullanılan “Beynin Gizli Hayatı” altbaşlığı da kitap hakkında az çok fikir veriyordur. 💡 Kitap beynimiz, beynimizin yapısı, bilinç ve bilinçaltı kavramalarından bahsediyor. Bu kavramları bilimsel bir dille açıklarken anlaşılır olması için de güzel örneklerle destekliyor.

Belki bilirsiniz National Geographic’te Zihin Oyunları isimli bir program var. Ben bu programı çok sever ve ilgiyle takip ederim. Bu kitapta anlatılan konular, örnekler ve testler hemen hemen aynı, fazlası var eksiği yok. Bu yönüyle ilgi çekici ve eğlenceli bir yanı da var kitabın. Kitaptan öğrendiklerimiz şaşırtıcı ve ufuk açıcı, olaylara bakış açımızı da değiştirecek cinsten.

Özellikle insan, bilinç ve bilinçaltıyla ilgili okuduklarından sonra bir korkuya kapılıyor. Bilinçli ve özgür irade ile aldığımızı sandığımız kararların aslında öyle olmayabileceği, bunu bilen reklam şirketleri ve seçim kampanyası yürüten politikacıların yönlendirmelerine nasıl maruz kaldığımız anlatılırken, “bilinçli” halimiz mi gerçek biziz yoksa tam tersi mi, benlik aslında nedir, nasıl oluşur sorularını düşünmeden edemiyorsunuz. Akıl hastalıkları nasıl oluşur, kişileri nasıl etkiler, herkes için bu risk var mıdır, hangi şartlarda bu risk yükselir, küçük bir nöron ile ne kadar şey değişebilir gibi sorulara da değinilmiş kitapta. Kitabın arkasında yazan yorumlarda olduğu gibi okuduktan sonra hayatınız değişmez belki ama çok şey kazanacağınız kesin. Umarım bu ilginç kitabı okuma fırsatı bulursunuz.

Incognito
Incognito

Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini

Kitap az çok biliniyor, kitabını okumayanlar da filmini biliyordur belki. Eğer kitabı okumadıysanız, filmini de izlemediyseniz acı ve drama hazır olun. İnsan kitabı okurken başından sonuna bir hüzün dalgasına kapılıyor. Mutluluklar, sevinçler bile buruk. Özellikle şu günlerde insana biraz daha zor geliyor bu kadar acı. Kitap Afganistan’da geçiyor ve bugünkü Afganistan’ın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Bunu anlatırken de insanların neler yaşadığını, ne acılar çektiğini gözler önüne seriyor. Savaş, sefalet ve bütün bunların ortasında kalmış çocuklar… Kitapla ilgili eleştirilerin bazılarında, kitabın Amerika’nın Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini haklı göstermek için sipariş bir kitap olarak yazıldığını okumuştum. Orası bilinmez ama kitaptaki anlatıları doğrular nitelikte birçok hikayeyi oralarda görev yapmış kişilerden de dinlemiştim. Sonuç olarak birliğimize, bütünlüğümüze sahip çıkmanın ve beraber yaşama kültürünün ne kadar önemli, Yunus Emre’nin sözünün ne kadar doğru ve güzel bir söz olduğunu kitapla daha da iyi anlıyoruz; “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.”

 

“Yalnızca bir günah vardır,tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek
istediğimi anlıyor musun?”
“Hayır, Baba can” dedim, anlamak için kendimi umutsuzca zorlayarak. Onu bir kez daha hüsrana uğratmak istemiyordum.
Baba sabırsızca içini çekti. “Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,” dedi Baba. “Karısının elinden bir kocayı,
çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?” Anlıyordum.
“Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir,” dedi Baba. “Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan(ekmek)… aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm.”

Ön Kapak
Arka Kapak

Cehennem – Dan Brown

“Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.”

Biraz geç kaldı farkındayım ama insanın son günlerde yaşanan olaylar yüzünden ne okuyası ne de yazası geliyor. Ama bugün silkinip üzerimden atmak istedim bütün olumsuz düşünceleri. Kitaba gelecek olursak; anlatacak o kadar çok şey var ama diyecek çok şey yok. Yazar Dan Brown olunca ne istediğinizi artık iyi biliyorsunuz ve şunu da iyi biliyorsunuz ki bekletiniz boş çıkmayacak. Yazarın kitaplarının en çok heyecanlandıran yönü, okuyanı bilmediği, duymadığı tarihi kişilik ve sanat eserleri ile tanıştırması belki de. Durum aynen bu şekilde yine. Bitmeyen maceralar, bilmeceler, bulmacalar, simgeler, tarih, sanat, edebiyat, teoloji ve düşmeyen tansiyonu ile heyecan dolu bir kitap. Hikayenin bir kısmının İstanbul’da geçmesi de ayrı bir güzel olmuş. Genelde kitaplari okurken, bazen de kitap bittikten sonra kitabın içinde geçen yerleri, kişileri, eserleri büyük bir zevkle uzun uzun incelerim, bunda da öyle oldu. Eğer Dan Brown okumadıysanız baştan bütün kitaplarını ve bu kitabı da okumaya başlamanızı tavsiye ederim.

Ön Kapak
Arka Kapak

İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali

“…açıkça konuşalım.Dün gelsen metelik alamazdın…Yarın gelsen beni bulamayacaktın…Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var…yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim…Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar?..Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi?..Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin…Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa bu sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı.Şu kainatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum…Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın…Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum…Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme.Yarına kadar sükut hakkı olarak veriyorum.Ondan sonra İsrafil’in borusunu al eflake ilan et…Yalnız senden bir ricam var.Namusuna güvenerek istemiyorum.Kendin için de bir faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum:Paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma.Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar.Merhametten değil, ihtiyaten sus.Benim gözlerimi açtın, sana bir daha eyvallah.Şimdi arabanı çek.Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum.Kendim kendime yeterim.Durma.Defol!.”

 

Sabahattin Ali’nin bütün kitaplarının adı “İçimizdeki Şeytan” olsa da olur bence. Her zaman beğendiğim o ince tahliller yine etkileyici ve vurucu. Öyle ki okuduğunuzda kendinizi çıplak ve yakalanmış hissediyorsunuz. Yazar bu romanında da toplumsal sıkıntılardan, geçim derdinden, insanların birbirine karşı acımasız tutumlarından bahsetmiş.Kitaptaki veznedar Hafız Hüsamettin Efendi, Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi’ye benziyor ama hikaye bu karakter üzerinden dönmüyor bu sefer. Kürk Mantolu Madonna kadar olmasa da, yine sizi etkileyen, çarpıcı, güzel bir kitap.

Ön Kapak
Arka Kapak

Kör Baykuş – Sadık Hidayet

Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.

Kitabın içinde altı çizilecek, not düşülecek o kadar çok cümle olmasına rağmen bir bütün olarak kitabı değerlendirmek, anlamak çok zor. Kitabı okurken öyle zamanlar oluyor ki sindirmeniz zaman alıyor, tekrar tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Kitapta çokça bahsedilen afyonun dumanları arasında yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Bazen de o kadar içine giriyorsunuz ki sanki tasvir edilen yerde yazarla birlikteymiş gibi hissediyorsunuz. Bu kitapla ilgili denecek çok şey olabilir ama bence ilginç bir deneyim ve bir defa okumanın yeterli olmayacağı aşikar. Boyutuna bakıp aldanmamak lazım, kitabın kapağını kaldırdığınızda sanki içine büyü ile gizlenmiş dipsiz bir kuyu buluyorsunuz.

 

Ön Kapak
Arka Kapak

Neden Evlenmedim – Barış Efendioğlu

Çocukken Bizimkiler izleyerek büyümüş nesiliz biz ama aynı zamanda Nip Tuck’a da yetiştik.
Çocukken saklambaç oynamış nesiliz ama Warcraft’a da yetiştik.
Çocukken ev telefonu kullanmış nesiliz biz ama cep telefonuna da yetiştik.
İnsanlarla kafelerde barlarda tanışıp sosyalleşen nesiliz ama internete de yetiştik.
Gençken fotokopi fanzinlerine öyküler yazan nesildik biz ama sözlüklere de yetiştik.
Ve bu, bizim lanetimiz oldu. Arada kaldık. Ölene kadar bunu taşıyacağız üzerimizde.
Bizden önceki nesil… Üniversitelerini bitirdiler, evlendiler, çocuk yaptılar. Düz ama huzurlu bir hayat yaşadılar.
Bizden sonraki nesil, Bizimkiler’i hiç izlemedi. Nip Tuck’la büyüdü. Aile kurmayı düşünmüyor. Stüdyo evlerinde kendileriyle barışık yaşayacaklar….
Peki ya biz neyiz? Biz ne yapacağız? Biz iki neslin özelliklerini de taşıyoruz. Ablalarımızın ev hayatı sıkıcı, kardeşlerinizin çılgın hayatı dejenere geliyor bize…. Öyle de mutlu değiliz böyle de, pazar günleri ev çamaşır koksun istiyoruz. Ama bir yandan pizza söyleyip, şarap açıp Amerikan dizileri izlemeye de bayılıyoruz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

 

Sözlük okumayı severim, belki de kitabı sevmemin nedeni yazarın sözlükteki yazılarından derlenmiş olması. Yazarın olayları büyük bir içtenlikle yazmış olması da ayrı bir neden. Bir solukta biten, hiç sıkmayan bir kitap. Yeri geldi istemdışı kahkahalarıma engel olamadım, yeri geldi duygulandım, hüzünlendim. Ama neticede çok keyif aldım. Akşam işten gelip köşenize çekilip keyifli zaman geçirebileceğiniz bir çırpıda bitireceğiniz bir kitap. Yazarın diğer kitabı “Gelmeyen Pazartesi”yi de en kısa zamanda okuyacağım.

Ön Kapak
Arka Kapak

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat – Stefan Zweig

“…yeryüzünde hiçbir şey çaresizliği, kendinden ümidi kesmişliği, daha hayattayken ölmüş olmayı bu hareketsizlik, şakır şakır yağan yağmurun altında bu durgun ve duygusuz duruş, ayağa kalkmayacak kadar, korunacak bir dam altı bulmak için birkaç adım atamayacak kadar yorgun olmak, kendi varlığına karşı bu olağandışı ilgisizlik kadar sarsıcı bir şekilde ifade edemezdi.”

Yaşlanmak, geçmişten artık korku duymuyor olmaktan başka bir şey değil zaten.”


Normalde uzun uzun yazılmış romanları okumayı severim. Her bir detayı veren tasvirleriyle sizi içine çeken kitapları. Nerdeyse bir romanın girizgahı ile aynı boyutta olan bu kitap size soluk almadan bu hisleri yaşama fırsatı veriyor. Bu kitap 70 değil de 700 sayfa olsaydı da aynı tadı alırdım herhalde ki bu da bence yazarın kaleminin ustalığıdır.

Ön Kapak

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

“Düşünüyorum, o halde ben varım!…
Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun da kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum… Adam da düşündüğü için var olduğu sonucunu çıkarıyor… Ve bu çıkarımı doğru adamın!… Çünkü o benim düşüm!… Var olduğunu ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum!… Öyleyse, gerçek olan biri beni
düşlüyor.. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum!…”

Kitabı ayrı, çizimleri ayrı konuşmak gerekir belki ama şu konuda ortak noktada buluşuyorlar ki o da mükemmellikleridir. Kitap hayalin ve düşünmenin ince bir imbikten geçirilmiş hali gibi. Çizimler ise size şunu düşündürüyor; acaba ben hayal etseydim ve çizseydim bu kadar güzel olur muydu? Bu sorunun cevabı benim için; hayır, olmazdı. Kısacası bitmemesini umarak ve resimlere uzun uzun bakarak okudum. Tavsiyem siz de öyle yapın, tadını çıkarın.

Hiç uyuyamadağı için herkes onun rüya da görmediğini düşünüyordu.. Oysa o her gece yattığı yerden kendi rüyalarını yaşardı..