Sibop- Başar Başarır

Sibop Roman

Sibop‘u okurken en büyük talihsizliğim, kitabı elime alıp birkaç seferde bitirememek oldu. Şahsi meşgalelerimin yanı sıra, son kısım hariç, kitabın elimden “kolay düşmesi” de okuma süresini biraz uzattı.

Kitapla ilgili detaylara girmeden önce yanlış anlaşılmaması için belirtmeliyim ki; kitap genel anlamda hoşuma gitti, beğenimi kazandı. Bununla birlikte çok beğendiğim ve daha iyi olabileceğini düşündüğüm yerlere aşağıda değineceğim.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; yazarımız Başar Başarır ödüllü bir öykü yazarı ve bu da kendisinin ilk romanı. Kitabın ilk sayfasında da “Bir Türkçe Romansı” yazması belki de öyküden romana geçerken yazdığı Sibop’un ilk romanı olmasına bir atıf. Zaten kitabı da birden çok öyküden oluşur gibi fihristlenmiş. (Kitabı okuduktan sonra “zaten” kelimesini kullanmakta biraz zorlanıyorum, sebebini ilerleyen satırlarda yapacağım alıntılardan anlarsınız 🙂 ) Bununla birlikte kitabı okurken de bir öykü havası seziliyor ve hatta kitap bir öykü gibi bitiyor bence, bir durum öyküsü gibi. Sanırım kitapla ilgili hoşuma gitmeyen durumlardan biri de bu; kitabın bir durum öyküsü gibi sonlanması. Bu konudaki düşüncemin altında yatansa oldum olası öykü okumaya alışamamış olmam, ki bunu kitabın veya öykülerin değil, kendimin bir eksikliği olarak görüyorum tabi ki.

Kitabın ismi Sibop çünkü kahramanımız “acemi kolpacı” Orhan’ın, bir büyüğü tarafından  kendisine “yapıştırılmış” lakabı kendisi. Kitabın ismini Sibop koyarken illaki düşündükleri bir şey vardır ama benim için kitabı okumaya başlamamı zorlaştıran bir etken oldu.  Kitapların isimlerinin ve kapaklarının okuma eğilimlerini nasıl etkilediğini bir kez daha anlamış oldum böylece. Siz de benim gibi kitabın ismini ve kapağını çekici bulmadıysanız lütfen çok takılmayınız, okuyunuz.

Kahramanımız Orhan, hukuk tahsili görmüş ama avukatlık stajını yaparken bu işin ve düzenin kendine göre olmadığına karar vererek cübbesini geri giymemek üzere çıkarmış biri. Annesi ve babasını kaybetmiş olan Orhan, ablasıyla yaşamakta ve geçimlerini bir şekilde beraber sağlamaktalar. Daha çok ablasına dayanan geçimi ve çalışmayı sevmeyen yapısıyla Orhan biraz avare bir tip.

Daima kısık ateşte pişen bir hayattı benimkisi. Gelişine vurdum hep, bir türlü girmedi kaleye. Güzel oyunumu golle süsleyemedim. Önümüzdeki maçlara baktım durdum da, bir türlü alamadım puan ya da puanları(…) Hep suyundan da koy modunda takıldım. Hukuk fakültesini de öyle bitirdim ben Aslı. Alttan dersler ala ala. Hayatta daima alttan alarak. Diplomayı çerçeveletince mecburen gittim bi avukatın yanında staja başladım. (…) Adalet denen yemeğin nasıl yapıldığını, nasıl pişirildiğini, içine ne konduğunu yakından gördüm, içim kalktı, midem ağzıma geldi. Hukuktan mezun oldum ama, işte avukat olamadım ben.

Aslında Orhan kendinin ve genel vaziyetin farkında ve bunu da kabullenmiş durumda. Kitabın kahramanı “antikahraman” Sibop Orhan herşeyin farkında olsa da neden böyle olduğu noktasında, annesi, ablası ve halası  gibi birçok bahanesi var. Kitapta yer yer Orhan’ın “çocukluğuna inip” gözlem ve değerlendirme yapabiliyoruz. İnsanın iç dünyasından elbet farklı görünür ama dışardan bakıldığında çoğu zaman boş bahanelermiş gibi geliyor Orhan’ın bu sızlanmaları.

İç dünya demişken yazarın bu konuda hakkını teslim etmek gerek. Karakterlerin içinden geçenleri, duygu ve düşüncelerini çok güzel aktarmış. Hatta yeri geliyor böyle bir durumda ben de aynen böyle düşünür veya hissederdim diyor, sanki yazarın içinizi okuduğunu düşünüyorsunuz. Kitabın içeriği ile ilgili spoiler vermek istemediğim için daha fazla girmek istemiyorum konusuna ama böyle mahir bir kalemden daha güzel bir konu beklenebilirdi. Bunu kötü eleştiri olarak değil aksine kitabı okudukça yükselen beklentimle ilgili olarak iyi anlamda söylüyorum. Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki yazar satır aralarında sistem ve toplumsal düzeni eleştirir mahiyette müthiş mesajlar veriyor.

O anda, oracıkta karşıma çıkıyor. İğrenç. Pençeleriyle yere tutunan, çirkin ayaklarının üzerinde yükselen, doğrulmaya çalışan bir canafor bu (Aslıcada canavar) (….) Demek İstanbul’un üçüncü canaforu buralara kaçıp saklanmış. Demek biz merkezde takılırken, “Levent’ten ötesi beni ilgilendirmez,” falan derken bu da kuzeyden girmiş, ağaç denizine sardırmış. Kuyruğuyla yıkmış geçmiş köyleri. Tepeleri düzlemiş. Dereleri yarmış. Vadilere betondan kazıklar çakmış dizi dizi, hepsi bi örnek, alayı korkunç. Betondan ve çelikten örülme kahredici kollarıyla şimdi bütün ormanı sarıyo. Sıkıp sıkıp bırakacak. Hepsi boğulana dek. Bütün cüceler, bütün su perileri, akşam olup biz yattıktan sonra ortaya çıkan bütün böcekler, yılanlar, kuşlar… Kozalaklar bile, üstünde reçine, içinde fıstık bile. (…) Lanet ediyorum, küfür ediyorum, ama bilmiyorum nereye, nerede, nereden, kime, kimde, kimden?

Kitabın ve dolayısıyla yazarın hayran olduğum, en beğendiğim yönü ise dili ve üslubu. Uzun zamandır duymadığım, okumadığım en son ninelerimizden dedelerimizden duyduğumuz birçok deyişi tekrar görmek beni çok mutlu etti. Deyişlerin yanında, sığlaşan günlük dilimize inat ne kadar zengin bir dilimiz olduğunu, yüzümüze vururcasına göstermesi de ayrı bir beğeni sebebi oldu benim için. Yazar bu şekilde kaleminin gücünü ispat etmiş bir nevi. Ama şunu da eklemek isterim ki bazı yerlerde, kullanılan bu dil ağır kaçmış, fazla gelmiş. Ne kadar hoşlansam da yer yer biraz seyreltilmesi dili daha akıcı kılabilirdi. Bunun yanında dilin akıcılığını etkileyen etmenlerden biri de kısa cümleler bence. Genellikle karakterlerin iç seslerinde daha çok ortaya çıkan, bir iki kelimelik cümlelerin beni zorladığı zamanlar oldu. Ben zaten tiratvari, uzadıkça uzayan cümleleri severim ama bu kadar uzun olmasa da normal uzunlukta bir cümle yapısı kullanılsa da olurdu.

Daha önce sözünü ettiğim “zaten” kelimesi ile ilgili bölüm.

”Bizim en kıymetli aile mirasımız. Soyadına kayıtlı bir mücevher. Anam ”sen zaten” diye başlamaya görsün, dünyayı babamın başına yıkana kadar susmazdı. Adamcağız gözümüzün önünde büzüşür, küçülür, yok olurdu. Bi ”zaten” de neler gizlidir bilir misiniz? Bütün sorulmamış hesaplar. Ses çıkarılmamış hatalar. Hoş görülmüş, görmezden gelinmiş, katlanılmış her türlü yanlış. Sonradan ortaya çıkan mahsurlar… Kapı aralığında komşu teyzelerden öğrenilen ve kişiyi kıskançlığa boğan bi dedikodu. Zaten demek doldum ben demek, alakasız mevzuları bi araya getirip başından aşağı şimdi boşaltıyorum demek. Görülecek hesabımız var, hiçbirini unutmadım, bana yutturamazsın… Sen zaten…”

Kısaca özetlemek gerekirse; yazarın dili ve üslubu etkileyici ama yer yer ağır gelebiliyor, bunun yanında genel olarak kurgu iyi ama konu daha ilgi çekici olabilirdi ve kitabın sonu daha farklı bitebilirdi. Herşeyin ötesinde bu kitapla birlikte yazar ile tanışmış olmak ve edebiyatımızda böyle güçlü kalemlerin olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Dile böylesine hakim biriyle sohbet etmek, onu dinlemek, dost meclisinde muhabbetine katılmak çok güzel olurdu heralde. Siz de bu fırsatı kaçırmayın ve Orhan’ın hikayesine bir göz atın. 😉

Sibop Roman

Kitap: Sibop

Yazar: Başar Başarır

Sayfa sayısı: 328

Yayınevi: Can Yayınları

Fiyatı: 25 TL

Sıfır Sayı – Umberto Eco

“Sıfır Sayı”, Umberto Eco’nun son kitabı olması dolayısıyla ayrı bir önem taşıyor bence. Kitabı yazmaya çok daha önce başlamış ama bitirmesi zaman almış diye okumuştum bir yerde. Son kitabı olacağını bilmiyordu belki ama yaşı oldukça ilerlemiş, sağlığı kötüye giden ve bu arada kanserle uğraşan “Dedalus” neden bu kitabı yazdı ya da bitirmekte ısrar etti? Belki de gitmeden önce bize öğütler verip, bir şeylerin altını çizip, bazı konulara dikkat çekmek istedi.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

Kitabın iki yönü var bence. Bu iki yönden yozlaşmış, kötü gazetecilik hakkında bir eleştiri niteliğindeki yönü bence yeterince etkili olmuş. Bunun yanında Mussolini ve Gladio ile ilgili olan diğer yönü, heyecanlı ve akıcı olmasına rağmen işlenen bazı konuların zaten bilinmesinden, bazılarının da gerçeklik derecesinin bilinmemesinden ötürü aynı etkiyi yapmıyor. Etkisi konusunda her ne kadar böyle düşünsem de ikinci kısmı okumak daha eğlenceliydi, o ayrı.

İtalya, genel olarak bakıldığında, bir Akdeniz ülkesi olmasının verdiği benzerliğin yanı sıra bazı toplumsal ve yönetsel açılardan da ülkemize benzer. Romus, Romulus ve Etrüksler hikayesine girmeyeceğim ama konuyla ilgili fikir sahipleri, benzerlikten daha fazlasını iddia etmektedir.

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan sadede geleyim. Kitapta anlatılanlar her yönüyle Türk okuyucunun zaten aşina olduğu meseleler, dolayısıyla hiçbir açıdan bana ilginç ve farklı gelmedi. Bilmiyorum, belki İtalya’da bu tür olaylar artık dikkat çeken bir seviyede yaşanmıyor olabilir. Ama biz Türkiye’de bu tür olayları yıllardır kesintisiz yaşıyoruz neredeyse ve etkisini de hissediyoruz kendi hayatlarımızda. Kitabın bir yerinde İtalyan okuyucu için söylenen, yüzyıllardır birçok şey görmüş bir toplumun en sarsıcı olaylarda bile artık tepki veremeyecek durumda olması hali bence Türk okuyucu için daha geçerli bir iddiadır ve kitapta da bu olaylar etkili ve güzel bir şekilde anlatılmıştır ki, bu zaten üstadın maharetidir.

Yukarıda da değindiğim gibi kitabın işlediği konulardan, yozlaşmış ve kötü gazetecilik üzerine anlatılanlar, yeterince etkileyici ve uyarıcı. Aslında, nerdeyse herkes artık medyanın bize haberler aracılığıyla veya başka bir şekilde sunmuş olduğu bilgilerin tam olarak güvenilir ve inanılır olmadığının farkında. Farkında olmasına farkında ama yine de çoğu kişi akşam televizyonu açtığında ya da sabah gazetesini eline aldığında anlatılanları dikkatle takip ediyor. Peki hem medyaya bu kadar az güvenip hem de bu kadar sıkı takip neden? Bunu tam olarak bilemem, böyle bir iddiam da yok ama bence en büyük faktör umut. Haberleri izlerken, okurken, dinlerken herkes hep bir umut içinde bekliyor. Duymak istediklerini duymanın umudu bu, herhangi bir somut şeye değil, olanlardan ziyade olanların yarattığı hissi yaşamanın umudu. Hatta daha ileri gidip, başkasının yaşamasını istediği hislerin yaşanıp yaşanmadığı üzerinden, yaşamak istediği hisleri gerçekleştirecek olayları takip etmek, hep bir umutla. Biraz karışık oldu farkındayım, düşünmekle anlatabilmek arasındaki fark bu ve bu yüzden Umberto Eco büyük bir yazar. Benim yukarda anlatmak istediklerimi kitabında çok güzel bir örgü içinde aktarmış ve istediği hissi oluşturmuş.

“…babam bana imbikten geçmemiş habere inanmamayı öğretti. Gazeteler yalan söyler, tarihçiler yalan söyler, bugün televizyon da yalan söylüyor…”

Kitabın anlatmak istediğinin yanında bir de olayların kendisi var. Medya dünyası içinde olup biten rahatsız edici olaylar ve bakış açıları mide bulandırıcı olabiliyor. Okuyucunun ilgisini çekmek adına, insanların özel hayatlarına pervasızca müdahale etmek, acımasızca ve iftiraya varan söylemlerde bulunmak… Bütün bunları yaparken de büyük bir zevk ve şevk duyup, büyük başarılar elde etmeyi ummak… Gazetecilik ile ilgili bu bahsedilenler elbette bütün dünyada olabilen şeyler ama bize bakan yönüyle değerlendirecek olursak, Avrupa’da orta büyüklükteki bir ülkenin 1 yılda yaşadığı olayları nerdeyse birkaç gün içinde yaşadığımız düşünülürse durumun bizler için daha vahim olduğu anlaşılıyor.

Aşağıda yer alan bölüm, kitaptan gösterebileceğimiz güzel örneklerden biri.:

“…Yayıncımız meraklı savcıya nasıl çamur atılır konusunu işlememizden hoşlanabilir. Şunu unutmayalım ki günümüzde bir suçlamayı çürütmek için tersini kanıtlamak gerekmiyor, suçlayan kişiyi yasa tanımaz ilan etmek yetiyor… Kimse yüzde yüz namuslu değildir. Belki pedofil değildir, ninesini öldürmemiştir, cebine rüşvet girmemiştir ama tuhaf bir şey yapmıştır. Ya da ifademi hoş görürseniz, her gün yaptığı şeyleri tuhaflaştırın… Örneğin elinizde dosyalarda dağınık bilgiler vardır ve isteyen bunları işleyerek kuşkular, göndermeler bulup çıkarır. Yıllar önce hız sınırını aştığı için ceza yediğini, bir başkası geçen ay izci kampına gittiğini, öteki daha dün diskoteğe gittiğini yazar. Bu üç haberden yola çıkarak o şahsın trafik kurallarını ihlal eden, aşırı hız yapan, içkili yerlere giden ve olasılıkla oğlan çocuklardan hoşlanan biri olduğu haberi yapılabilir. Hem de sadece gerçekleri söyleyerek.”

Kitabın bu gazetecilik olayları ile ilgi olan ilk yarısı çok hızlı olmasa da bir şekilde akıyor. Ama İkinci Dünya Savaşı, Mussolini, Gladio gibi konuların işlendiği ikinci yarısında kitap oldukça hızlanıyor. Özelikle, tarihe ve komplo teorilerine ilginiz varsa kitabın bu kısmı eminim sizi de saracaktır. Son yirmi yılda bizim de tartışma programlarımıza, haberlerimize konu olan Gladio’nun Türkiye ayağı ve daha eski bir mesele olan Papa suikastı gibi konulara da değiniliyor kitapta. Anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı değil bilmiyorum. Bir kısmı hakkında zaten az çok bilgimiz de var ama bunlar bence çok da önemli değil. Benim için önemli olan kısmı, birilerinin sürekli, insanları kendi çıkarları için kandırması, kullanması ve bunların hiçbirinden haberi olmayan zavallıların birbirini kırması. Tüm bunlar olurken de her iki tarafın kendini inandırdığı yüce değerlerin arkasına sığınması… İkinci Dünya Savaşı’nda faşist devletler İtalya ve Almaya ile mücadele için Komünist Rusya ile ittifak kuran “Hür Dünya”nın, daha savaş biter bitmez Rusya’nın etki alanını genişletmesine karşı bir tedbir olarak faşistleri örgütlemesi ve gizli yapılanlar oluşturması, bu iki yüzlülüğü en iyi şekilde anlatıyor.

Kitapta faşist bir aileden gelen kahramanı dillendiren Eco olayı şu şekilde çok güzel özetlemiş:

“…68’de otuz yaşıma gelmiştim ama gene de saçlarımı uzattım, kazak-parka giydim ve Çin yanlısı bir gruba yanaştım. Sonradan Mao’nun Stalin ve Hitler’in toplamından daha çok adam öldürdüğünü öğrendim; öte yandan belki de bu Çin yanlılarının arasına gizli servislerden provokatörler girmişti… Hiçbir şeyden emin değildim, emin olduğum tek şey hepimizin tam ensesinde bizi aldatmak üzere bekleyen biri olduğuydu.”

Sonuç olarak yazar bize, görünenden daha fazlasını içeren olayların arka planını, işlerin nasıl yürüdüğünü göstermek istemiş. Bunu da, neye inanıp, neye inanmamamız gerektiğini iyi düşünmemizi, satır aralarında bahsettiği “okumayan, anlamayan” ve böylece kötü insanların emellerine alet olup, çıkarlarına hizmet eden insanlardan olmamamızı istediği için yaptığını düşünüyorum.

Okuması kolay, bir o kadar dolu olan kitap, tarih ve komplo teorisi seven okurların ilgisini çekecektir. Bu anlamda yazarın son kitabı, hala okumayanlar için okunacak kitaplar listesine eklenmeli.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

 

Arka Kapak Yazısı

Umberto Eco’nun yeni romanı: Kötü gazetecilik konusunda bir rehber

Tam bir “kaybeden” olan Colonna (50), gazeteci Simei’den iyi bir iş teklifi alıyor: “Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey” sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 “sıfır sayı”yı yönetecek ve “asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü”nü anlatan bir kitap yazacak.

Patron Vimercate, bu gazete sayesinde “finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış  olacak.”

Teklif sahibi Simei’nin de kendi planı var: “her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net.”

Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya’nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa’ya suikast, başka bir Papa’nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?

 

Satranç – Stefan Zweig

“Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.”


Zweig’a olan hayranlığım gittikçe artıyor. Yazar, bir büyücü misali, küçücük kitaplara o kadar duygu ve düşünceyi nasıl sığdırıyor şaşıyorsunuz. Kitabın kapağını değil de sanki büyülü bir kutunun kapağını kaldırıyorsunuz ve o dışardan incecik gördüğünüz kitabın dipsiz bir kuyu olduğunu anlıyorsunuz. Nazi Almanyası’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını yaşamış bu naif insanın ne kadar sarsıldığını alttan alta seziyorsunuz. Belki de yaşadığı duyguların yoğunluğunu aynı yoğunlukta kitaplarına aktarması onu bu kadar özel yapıyor. Önceki kitabında da olduğu gibi yine kitabı elimden bırakmadan, heyecanla hatta sayfaları bile sabırsızca çevirerek okudum. Öyle ki bir ara kendimi bir fıçının içinde yokuş aşağı yuvarlanıyormuş gibi hissettim ve kitabı okumaktan kendimi alamadım. Böyle okunan bir kitabı bitirdiğinizde de etkisi hemen geçmiyor tabi ki. Sanki bir boşluğa düşüyor, yazarın size yaşattığı duyguları anlamlandırmaya çalışıyor, az önceki verdiğim örnekten devam edersem yuvarlanan fıçı durmuş da siz içinden çıkmışınız ve baş dönmenizin geçmesini bekliyormuş gibi hissediyorsunuz. Bundan sonra da fırsat buldukça Zweig okuyacağım, umarım diğer kitaplarından da aynı zevki alırım her daim favori yazarlarımdan olur.

Satranç
Satranç

Hayvan Çiftliği Bir Peri Masalı – George Orwell

Yoğun birkaç günden sonra fırsat bulunca hemen yorumumu gireyim dedim. Kitaba geçmeden önce mini kitap formatını beğendiğimi söylemek istiyorum. Bazen kitabı tutarken sıkıntı çeksem de, sık sık sayfa çevirmek zorunda kalsam da zamanla alışıyorsunuz. Herşeye rağmen mini kitabı çok tuttum ve sayfalarının incecik dokusunu çok sevdim. 🙂
Peri masallarını hep sonu güzel biter diye biliriz ama bu seferki pek de öyle değil. Acı gerçekleri vurucu bir şekilde anlatan bir masal. Peki neden gerçekleri, hem de acı gerçekleri anlatmak için bir masal yazılmış, hatta kitabın alt başlığında dediği gibi bir peri masalı? Belki bu konuda çok şey yazılmıştır, bir çok tahlil yapılmıştır, bilmiyorum. Bu kısacık kitapta bu kadar çok şeyin böyle etkileyici bir şekilde anlatıldığını görünce başka türlü olamazmış zaten diyorsunuz. Bir şeyi anlatırken benzetmelerin gücünün bazen gerçeğin kendisinden daha güçlü olabileceğini anlıyorsunuz. Hikayeyi aslında hepimiz biliyoruz, dünyanın en çok bilinen hikayesi. Dünyanın heryerinde bütün çağlarda yaşanmış ve hala yaşanmakta olan bir hikaye. Bu bilinen hikaye yazarın anlatımı ile daha etkileyici bir hal almış. Bir roman çok hoşuma gittiğinde anlatmak, yorumlamak benim için çok zor oluyor. Ne yazacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum, sanki lafı ağzımda geveliyormuşum gibi hissediyorum. Onun için böyle durumlarda, bu kitapta da olduğu gibi sadece, bu kitabı kesin okuyun demek istiyorum. Son bir not; kitabı çeviren Celal Üster’in yazdığı önsözü lütfen okuyun. Kitabın ve yazarın hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız faydalı olacaktır.

Albert Camus – Yabancı

Her kitapta anlatılanlar ve anlatılmak istenenler vardır. Bazen anlatılanlar direkt anlatılmak istenene ulaştırır bizi, bazen ise anlatıların arkasına gizlenmiştir anlatılmak istenenler. Bazı kitapları okurken hızlıca geçerim olayları, hemen cümle aralarında gizlenen tahlilleri, düşünceleri, dersleri bulmak isterim. Yabancı’da bu biraz daha zor oldu. Yer yer yine aradıklarımı buldum ama genelde çoğu mesaj olayların arkasında gizliydi. Bu aslında hoşuma giden bir durum değil, uzun uzun, “büyük” cümleler okumak daha çok hoşuma gidiyor. Yine de Yabancı bütün “anlamsızlığıyla” bir eleştiri. Karakterler, ilişkiler, olaylar bütün olarak anlamsız bir süreç içinde karakter için beklenmedik bir noktaya geliyor. Bu anlamsızlık mahkemede savcı ve jüri karşında anlamlandırılmak istenerek daha da anlamsızlaştırılıyor. Sabit ve kesin yargıları olan karakterimiz bile yer yer şaşırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Herkesin duyguları ve tepkileri kendine özgüdür, bunun başkaları tarafından tartışılacak yanı yoktur. Ama toplum sürekli sizden “doğru” olanı ister. Onun isteğinin hilafına davranmak, sizi ötekileştirir ve yabancılaştırır.

 

Sineklerin Tanrısı – William Golding

“Demek istediğim şu… Bizden başka canavar yok belki…”


Sineklerin Tanrısı gibi kitapları okuduktan sonra, geçmişte farklı devirlerde yaşanmış benzer olayların günümüzde de yaşanabilmesine anlam vermek daha da zorlaşıyor. Aynısı George Orwell kitaplarından sonra da oluyor. “Neden, neden?” diye sormak istiyorsunuz ve sorunuzun nasıl hemen anlamsızlaştığını görüyorsunuz üzülerek. Sonra “nasıl, nasıl?” diye sormak istiyorsunuz yine ama aynı sonucu görmek sizi tekrar üzüyor sadece. Bu soruların sebebini kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız. Kitap “Hayvan Çiftliği” gibi üstü kapalı bir eleştiri ama bu sefer hayvanların yerine çocuklar üzerinden kurgulanmış bir hikaye. Bazı gerçekler cidden acıtıyor ve siz de bu gerçeklerin altında ezilebiliyorsunuz. Dünyada yaşanan birçok insani krizin yine insanlar yüzünden çıktığı, yeryüzünü cehenneme çevirenlerin bizler olduğu, herşeyin nasıl bir anda tersyüz olabildiği gerçeği bir tokat gibi çarpıyor yüzünüze ve insanlığınızdan utanıyorsunuz. Her ne kadar kitabı iki oturuşta bitirsem de ilk yarısını okurken biraz sıkıldım. Bana göre kitabın başından belli olan konusuna girmek için biraz uzun bir girizgah olmuş. Buna karşın ikinci yarısı büyük bir hız ve heyecanla aktı gitti. İçerdiği mesajları göz önünde bulundurursak, “Hayvan Çiftliği” ve bu kitabı ilk okunacaklar arasına almalısınız. Ayrıca kitabı çeviren Mina Urgan’ın sonsözü de bir o kadar değerli, okumadan geçilmemesi gerekir.

 

Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini

Kitap az çok biliniyor, kitabını okumayanlar da filmini biliyordur belki. Eğer kitabı okumadıysanız, filmini de izlemediyseniz acı ve drama hazır olun. İnsan kitabı okurken başından sonuna bir hüzün dalgasına kapılıyor. Mutluluklar, sevinçler bile buruk. Özellikle şu günlerde insana biraz daha zor geliyor bu kadar acı. Kitap Afganistan’da geçiyor ve bugünkü Afganistan’ın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Bunu anlatırken de insanların neler yaşadığını, ne acılar çektiğini gözler önüne seriyor. Savaş, sefalet ve bütün bunların ortasında kalmış çocuklar… Kitapla ilgili eleştirilerin bazılarında, kitabın Amerika’nın Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini haklı göstermek için sipariş bir kitap olarak yazıldığını okumuştum. Orası bilinmez ama kitaptaki anlatıları doğrular nitelikte birçok hikayeyi oralarda görev yapmış kişilerden de dinlemiştim. Sonuç olarak birliğimize, bütünlüğümüze sahip çıkmanın ve beraber yaşama kültürünün ne kadar önemli, Yunus Emre’nin sözünün ne kadar doğru ve güzel bir söz olduğunu kitapla daha da iyi anlıyoruz; “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.”

 

“Yalnızca bir günah vardır,tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek
istediğimi anlıyor musun?”
“Hayır, Baba can” dedim, anlamak için kendimi umutsuzca zorlayarak. Onu bir kez daha hüsrana uğratmak istemiyordum.
Baba sabırsızca içini çekti. “Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,” dedi Baba. “Karısının elinden bir kocayı,
çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?” Anlıyordum.
“Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir,” dedi Baba. “Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan(ekmek)… aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm.”

Ön Kapak
Arka Kapak

Cehennem – Dan Brown

“Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.”

Biraz geç kaldı farkındayım ama insanın son günlerde yaşanan olaylar yüzünden ne okuyası ne de yazası geliyor. Ama bugün silkinip üzerimden atmak istedim bütün olumsuz düşünceleri. Kitaba gelecek olursak; anlatacak o kadar çok şey var ama diyecek çok şey yok. Yazar Dan Brown olunca ne istediğinizi artık iyi biliyorsunuz ve şunu da iyi biliyorsunuz ki bekletiniz boş çıkmayacak. Yazarın kitaplarının en çok heyecanlandıran yönü, okuyanı bilmediği, duymadığı tarihi kişilik ve sanat eserleri ile tanıştırması belki de. Durum aynen bu şekilde yine. Bitmeyen maceralar, bilmeceler, bulmacalar, simgeler, tarih, sanat, edebiyat, teoloji ve düşmeyen tansiyonu ile heyecan dolu bir kitap. Hikayenin bir kısmının İstanbul’da geçmesi de ayrı bir güzel olmuş. Genelde kitaplari okurken, bazen de kitap bittikten sonra kitabın içinde geçen yerleri, kişileri, eserleri büyük bir zevkle uzun uzun incelerim, bunda da öyle oldu. Eğer Dan Brown okumadıysanız baştan bütün kitaplarını ve bu kitabı da okumaya başlamanızı tavsiye ederim.

Ön Kapak
Arka Kapak

İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali

“…açıkça konuşalım.Dün gelsen metelik alamazdın…Yarın gelsen beni bulamayacaktın…Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var…yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim…Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar?..Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi?..Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin…Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa bu sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı.Şu kainatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum…Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın…Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum…Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme.Yarına kadar sükut hakkı olarak veriyorum.Ondan sonra İsrafil’in borusunu al eflake ilan et…Yalnız senden bir ricam var.Namusuna güvenerek istemiyorum.Kendin için de bir faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum:Paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma.Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar.Merhametten değil, ihtiyaten sus.Benim gözlerimi açtın, sana bir daha eyvallah.Şimdi arabanı çek.Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum.Kendim kendime yeterim.Durma.Defol!.”

 

Sabahattin Ali’nin bütün kitaplarının adı “İçimizdeki Şeytan” olsa da olur bence. Her zaman beğendiğim o ince tahliller yine etkileyici ve vurucu. Öyle ki okuduğunuzda kendinizi çıplak ve yakalanmış hissediyorsunuz. Yazar bu romanında da toplumsal sıkıntılardan, geçim derdinden, insanların birbirine karşı acımasız tutumlarından bahsetmiş.Kitaptaki veznedar Hafız Hüsamettin Efendi, Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi’ye benziyor ama hikaye bu karakter üzerinden dönmüyor bu sefer. Kürk Mantolu Madonna kadar olmasa da, yine sizi etkileyen, çarpıcı, güzel bir kitap.

Ön Kapak
Arka Kapak

Kör Baykuş – Sadık Hidayet

Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.

Kitabın içinde altı çizilecek, not düşülecek o kadar çok cümle olmasına rağmen bir bütün olarak kitabı değerlendirmek, anlamak çok zor. Kitabı okurken öyle zamanlar oluyor ki sindirmeniz zaman alıyor, tekrar tekrar okumak zorunda kalıyorsunuz. Kitapta çokça bahsedilen afyonun dumanları arasında yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Bazen de o kadar içine giriyorsunuz ki sanki tasvir edilen yerde yazarla birlikteymiş gibi hissediyorsunuz. Bu kitapla ilgili denecek çok şey olabilir ama bence ilginç bir deneyim ve bir defa okumanın yeterli olmayacağı aşikar. Boyutuna bakıp aldanmamak lazım, kitabın kapağını kaldırdığınızda sanki içine büyü ile gizlenmiş dipsiz bir kuyu buluyorsunuz.

 

Ön Kapak
Arka Kapak