Sıfır Sayı – Umberto Eco

“Sıfır Sayı”, Umberto Eco’nun son kitabı olması dolayısıyla ayrı bir önem taşıyor bence. Kitabı yazmaya çok daha önce başlamış ama bitirmesi zaman almış diye okumuştum bir yerde. Son kitabı olacağını bilmiyordu belki ama yaşı oldukça ilerlemiş, sağlığı kötüye giden ve bu arada kanserle uğraşan “Dedalus” neden bu kitabı yazdı ya da bitirmekte ısrar etti? Belki de gitmeden önce bize öğütler verip, bir şeylerin altını çizip, bazı konulara dikkat çekmek istedi.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

Kitabın iki yönü var bence. Bu iki yönden yozlaşmış, kötü gazetecilik hakkında bir eleştiri niteliğindeki yönü bence yeterince etkili olmuş. Bunun yanında Mussolini ve Gladio ile ilgili olan diğer yönü, heyecanlı ve akıcı olmasına rağmen işlenen bazı konuların zaten bilinmesinden, bazılarının da gerçeklik derecesinin bilinmemesinden ötürü aynı etkiyi yapmıyor. Etkisi konusunda her ne kadar böyle düşünsem de ikinci kısmı okumak daha eğlenceliydi, o ayrı.

İtalya, genel olarak bakıldığında, bir Akdeniz ülkesi olmasının verdiği benzerliğin yanı sıra bazı toplumsal ve yönetsel açılardan da ülkemize benzer. Romus, Romulus ve Etrüksler hikayesine girmeyeceğim ama konuyla ilgili fikir sahipleri, benzerlikten daha fazlasını iddia etmektedir.

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan sadede geleyim. Kitapta anlatılanlar her yönüyle Türk okuyucunun zaten aşina olduğu meseleler, dolayısıyla hiçbir açıdan bana ilginç ve farklı gelmedi. Bilmiyorum, belki İtalya’da bu tür olaylar artık dikkat çeken bir seviyede yaşanmıyor olabilir. Ama biz Türkiye’de bu tür olayları yıllardır kesintisiz yaşıyoruz neredeyse ve etkisini de hissediyoruz kendi hayatlarımızda. Kitabın bir yerinde İtalyan okuyucu için söylenen, yüzyıllardır birçok şey görmüş bir toplumun en sarsıcı olaylarda bile artık tepki veremeyecek durumda olması hali bence Türk okuyucu için daha geçerli bir iddiadır ve kitapta da bu olaylar etkili ve güzel bir şekilde anlatılmıştır ki, bu zaten üstadın maharetidir.

Yukarıda da değindiğim gibi kitabın işlediği konulardan, yozlaşmış ve kötü gazetecilik üzerine anlatılanlar, yeterince etkileyici ve uyarıcı. Aslında, nerdeyse herkes artık medyanın bize haberler aracılığıyla veya başka bir şekilde sunmuş olduğu bilgilerin tam olarak güvenilir ve inanılır olmadığının farkında. Farkında olmasına farkında ama yine de çoğu kişi akşam televizyonu açtığında ya da sabah gazetesini eline aldığında anlatılanları dikkatle takip ediyor. Peki hem medyaya bu kadar az güvenip hem de bu kadar sıkı takip neden? Bunu tam olarak bilemem, böyle bir iddiam da yok ama bence en büyük faktör umut. Haberleri izlerken, okurken, dinlerken herkes hep bir umut içinde bekliyor. Duymak istediklerini duymanın umudu bu, herhangi bir somut şeye değil, olanlardan ziyade olanların yarattığı hissi yaşamanın umudu. Hatta daha ileri gidip, başkasının yaşamasını istediği hislerin yaşanıp yaşanmadığı üzerinden, yaşamak istediği hisleri gerçekleştirecek olayları takip etmek, hep bir umutla. Biraz karışık oldu farkındayım, düşünmekle anlatabilmek arasındaki fark bu ve bu yüzden Umberto Eco büyük bir yazar. Benim yukarda anlatmak istediklerimi kitabında çok güzel bir örgü içinde aktarmış ve istediği hissi oluşturmuş.

“…babam bana imbikten geçmemiş habere inanmamayı öğretti. Gazeteler yalan söyler, tarihçiler yalan söyler, bugün televizyon da yalan söylüyor…”

Kitabın anlatmak istediğinin yanında bir de olayların kendisi var. Medya dünyası içinde olup biten rahatsız edici olaylar ve bakış açıları mide bulandırıcı olabiliyor. Okuyucunun ilgisini çekmek adına, insanların özel hayatlarına pervasızca müdahale etmek, acımasızca ve iftiraya varan söylemlerde bulunmak… Bütün bunları yaparken de büyük bir zevk ve şevk duyup, büyük başarılar elde etmeyi ummak… Gazetecilik ile ilgili bu bahsedilenler elbette bütün dünyada olabilen şeyler ama bize bakan yönüyle değerlendirecek olursak, Avrupa’da orta büyüklükteki bir ülkenin 1 yılda yaşadığı olayları nerdeyse birkaç gün içinde yaşadığımız düşünülürse durumun bizler için daha vahim olduğu anlaşılıyor.

Aşağıda yer alan bölüm, kitaptan gösterebileceğimiz güzel örneklerden biri.:

“…Yayıncımız meraklı savcıya nasıl çamur atılır konusunu işlememizden hoşlanabilir. Şunu unutmayalım ki günümüzde bir suçlamayı çürütmek için tersini kanıtlamak gerekmiyor, suçlayan kişiyi yasa tanımaz ilan etmek yetiyor… Kimse yüzde yüz namuslu değildir. Belki pedofil değildir, ninesini öldürmemiştir, cebine rüşvet girmemiştir ama tuhaf bir şey yapmıştır. Ya da ifademi hoş görürseniz, her gün yaptığı şeyleri tuhaflaştırın… Örneğin elinizde dosyalarda dağınık bilgiler vardır ve isteyen bunları işleyerek kuşkular, göndermeler bulup çıkarır. Yıllar önce hız sınırını aştığı için ceza yediğini, bir başkası geçen ay izci kampına gittiğini, öteki daha dün diskoteğe gittiğini yazar. Bu üç haberden yola çıkarak o şahsın trafik kurallarını ihlal eden, aşırı hız yapan, içkili yerlere giden ve olasılıkla oğlan çocuklardan hoşlanan biri olduğu haberi yapılabilir. Hem de sadece gerçekleri söyleyerek.”

Kitabın bu gazetecilik olayları ile ilgi olan ilk yarısı çok hızlı olmasa da bir şekilde akıyor. Ama İkinci Dünya Savaşı, Mussolini, Gladio gibi konuların işlendiği ikinci yarısında kitap oldukça hızlanıyor. Özelikle, tarihe ve komplo teorilerine ilginiz varsa kitabın bu kısmı eminim sizi de saracaktır. Son yirmi yılda bizim de tartışma programlarımıza, haberlerimize konu olan Gladio’nun Türkiye ayağı ve daha eski bir mesele olan Papa suikastı gibi konulara da değiniliyor kitapta. Anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı değil bilmiyorum. Bir kısmı hakkında zaten az çok bilgimiz de var ama bunlar bence çok da önemli değil. Benim için önemli olan kısmı, birilerinin sürekli, insanları kendi çıkarları için kandırması, kullanması ve bunların hiçbirinden haberi olmayan zavallıların birbirini kırması. Tüm bunlar olurken de her iki tarafın kendini inandırdığı yüce değerlerin arkasına sığınması… İkinci Dünya Savaşı’nda faşist devletler İtalya ve Almaya ile mücadele için Komünist Rusya ile ittifak kuran “Hür Dünya”nın, daha savaş biter bitmez Rusya’nın etki alanını genişletmesine karşı bir tedbir olarak faşistleri örgütlemesi ve gizli yapılanlar oluşturması, bu iki yüzlülüğü en iyi şekilde anlatıyor.

Kitapta faşist bir aileden gelen kahramanı dillendiren Eco olayı şu şekilde çok güzel özetlemiş:

“…68’de otuz yaşıma gelmiştim ama gene de saçlarımı uzattım, kazak-parka giydim ve Çin yanlısı bir gruba yanaştım. Sonradan Mao’nun Stalin ve Hitler’in toplamından daha çok adam öldürdüğünü öğrendim; öte yandan belki de bu Çin yanlılarının arasına gizli servislerden provokatörler girmişti… Hiçbir şeyden emin değildim, emin olduğum tek şey hepimizin tam ensesinde bizi aldatmak üzere bekleyen biri olduğuydu.”

Sonuç olarak yazar bize, görünenden daha fazlasını içeren olayların arka planını, işlerin nasıl yürüdüğünü göstermek istemiş. Bunu da, neye inanıp, neye inanmamamız gerektiğini iyi düşünmemizi, satır aralarında bahsettiği “okumayan, anlamayan” ve böylece kötü insanların emellerine alet olup, çıkarlarına hizmet eden insanlardan olmamamızı istediği için yaptığını düşünüyorum.

Okuması kolay, bir o kadar dolu olan kitap, tarih ve komplo teorisi seven okurların ilgisini çekecektir. Bu anlamda yazarın son kitabı, hala okumayanlar için okunacak kitaplar listesine eklenmeli.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

 

Arka Kapak Yazısı

Umberto Eco’nun yeni romanı: Kötü gazetecilik konusunda bir rehber

Tam bir “kaybeden” olan Colonna (50), gazeteci Simei’den iyi bir iş teklifi alıyor: “Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey” sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 “sıfır sayı”yı yönetecek ve “asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü”nü anlatan bir kitap yazacak.

Patron Vimercate, bu gazete sayesinde “finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış  olacak.”

Teklif sahibi Simei’nin de kendi planı var: “her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net.”

Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya’nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa’ya suikast, başka bir Papa’nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?

 

Satranç – Stefan Zweig

“Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.”


Zweig’a olan hayranlığım gittikçe artıyor. Yazar, bir büyücü misali, küçücük kitaplara o kadar duygu ve düşünceyi nasıl sığdırıyor şaşıyorsunuz. Kitabın kapağını değil de sanki büyülü bir kutunun kapağını kaldırıyorsunuz ve o dışardan incecik gördüğünüz kitabın dipsiz bir kuyu olduğunu anlıyorsunuz. Nazi Almanyası’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını yaşamış bu naif insanın ne kadar sarsıldığını alttan alta seziyorsunuz. Belki de yaşadığı duyguların yoğunluğunu aynı yoğunlukta kitaplarına aktarması onu bu kadar özel yapıyor. Önceki kitabında da olduğu gibi yine kitabı elimden bırakmadan, heyecanla hatta sayfaları bile sabırsızca çevirerek okudum. Öyle ki bir ara kendimi bir fıçının içinde yokuş aşağı yuvarlanıyormuş gibi hissettim ve kitabı okumaktan kendimi alamadım. Böyle okunan bir kitabı bitirdiğinizde de etkisi hemen geçmiyor tabi ki. Sanki bir boşluğa düşüyor, yazarın size yaşattığı duyguları anlamlandırmaya çalışıyor, az önceki verdiğim örnekten devam edersem yuvarlanan fıçı durmuş da siz içinden çıkmışınız ve baş dönmenizin geçmesini bekliyormuş gibi hissediyorsunuz. Bundan sonra da fırsat buldukça Zweig okuyacağım, umarım diğer kitaplarından da aynı zevki alırım her daim favori yazarlarımdan olur.

Satranç
Satranç

Hayvan Çiftliği Bir Peri Masalı – George Orwell

Yoğun birkaç günden sonra fırsat bulunca hemen yorumumu gireyim dedim. Kitaba geçmeden önce mini kitap formatını beğendiğimi söylemek istiyorum. Bazen kitabı tutarken sıkıntı çeksem de, sık sık sayfa çevirmek zorunda kalsam da zamanla alışıyorsunuz. Herşeye rağmen mini kitabı çok tuttum ve sayfalarının incecik dokusunu çok sevdim. 🙂
Peri masallarını hep sonu güzel biter diye biliriz ama bu seferki pek de öyle değil. Acı gerçekleri vurucu bir şekilde anlatan bir masal. Peki neden gerçekleri, hem de acı gerçekleri anlatmak için bir masal yazılmış, hatta kitabın alt başlığında dediği gibi bir peri masalı? Belki bu konuda çok şey yazılmıştır, bir çok tahlil yapılmıştır, bilmiyorum. Bu kısacık kitapta bu kadar çok şeyin böyle etkileyici bir şekilde anlatıldığını görünce başka türlü olamazmış zaten diyorsunuz. Bir şeyi anlatırken benzetmelerin gücünün bazen gerçeğin kendisinden daha güçlü olabileceğini anlıyorsunuz. Hikayeyi aslında hepimiz biliyoruz, dünyanın en çok bilinen hikayesi. Dünyanın heryerinde bütün çağlarda yaşanmış ve hala yaşanmakta olan bir hikaye. Bu bilinen hikaye yazarın anlatımı ile daha etkileyici bir hal almış. Bir roman çok hoşuma gittiğinde anlatmak, yorumlamak benim için çok zor oluyor. Ne yazacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum, sanki lafı ağzımda geveliyormuşum gibi hissediyorum. Onun için böyle durumlarda, bu kitapta da olduğu gibi sadece, bu kitabı kesin okuyun demek istiyorum. Son bir not; kitabı çeviren Celal Üster’in yazdığı önsözü lütfen okuyun. Kitabın ve yazarın hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız faydalı olacaktır.

Albert Camus – Yabancı

Her kitapta anlatılanlar ve anlatılmak istenenler vardır. Bazen anlatılanlar direkt anlatılmak istenene ulaştırır bizi, bazen ise anlatıların arkasına gizlenmiştir anlatılmak istenenler. Bazı kitapları okurken hızlıca geçerim olayları, hemen cümle aralarında gizlenen tahlilleri, düşünceleri, dersleri bulmak isterim. Yabancı’da bu biraz daha zor oldu. Yer yer yine aradıklarımı buldum ama genelde çoğu mesaj olayların arkasında gizliydi. Bu aslında hoşuma giden bir durum değil, uzun uzun, “büyük” cümleler okumak daha çok hoşuma gidiyor. Yine de Yabancı bütün “anlamsızlığıyla” bir eleştiri. Karakterler, ilişkiler, olaylar bütün olarak anlamsız bir süreç içinde karakter için beklenmedik bir noktaya geliyor. Bu anlamsızlık mahkemede savcı ve jüri karşında anlamlandırılmak istenerek daha da anlamsızlaştırılıyor. Sabit ve kesin yargıları olan karakterimiz bile yer yer şaşırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Herkesin duyguları ve tepkileri kendine özgüdür, bunun başkaları tarafından tartışılacak yanı yoktur. Ama toplum sürekli sizden “doğru” olanı ister. Onun isteğinin hilafına davranmak, sizi ötekileştirir ve yabancılaştırır.

 

Cemile – Cengiz Aytmatov

Her yazar kitaplarında bize kendi penceresinden, yaşamına dair anılardan oluşturduğu bir dünya sunar. Herkes yaşadıkları ve hayal edebildikleri ile bir dünya kurar, daha ötesi değil. Cengiz Aytmatov okurken her kitabında bu dünyayı açıkça görebiliyorsunuz. Benim öyle bir iddiam yok ama eminim ki iyi bir Aytmatov okuyucusu, yazarın herhangi bir kitabını kimin yazdığını bilmeden okusa bile, yazara ait olduğunu anlayabilir.
Aytmatov okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri büyüklerimin kullandığı ama artık kullanılmayan kelimeleri görmek oluyor. Bunun yanında bozkır hayatı, savaş ve Sovyet Rusya zamanı hakkında bilgiler de vermesi hoşuma gidiyor. “Cemile” kısa ama Aytmatov’un kaleminin tadını veren ve savaş zamanı Kırgız Bozkırları’nda geçen yokluk, aşk ve gelenek konularını işleyen bir kitap. Kısa zamanda güzel bir kitap okumak isteyenler için ideal.

Dönüşüm – Franz Kafka

Kitabı okumak kolay ama hakkında birşeyler yazmak o kadar kolay değil. Eminim kitabı yüzeysel okuyup “Bu ne saçma ve iğrenç bir öykü.” diyenler ya da hiç olmazsa bu şekilde düşünenler olmuştur. Belki de yazar böyle bir his yaratarak; öykünün saçmalığı ve iğrençliği üzerinden, hayatımızın kendisinin, bize dayatılanın, kalıpların dışına çıkmak ve farklı olmanın toplumdaki karşılığına atıfta bulunmuştur. Bunu da en iyi sağlayacak olan şey, isabetli bir şekilde seçilen, haşere metaforudur. Böyle bir şeye değil de pek ala başka bir hayvana da dönüşebilirdi Gregor Samsa ama bir böcek ve haşere kadar işe yaramaz, iğrenç ve istenmeyen pek az şey vardır gerçekten de. İnsan, yaşadığı toplum içinde ya herkesin kendi gibi olmasını ister ya da kendi gibi olanların içinde bulunmayı ister. Farklılık, alışık olunmayan çoğu zaman bir uzaklaşma sebebi olduğu gibi kin, nefret ve korkuyu da tetikleyip, körükleyebilir. İşte belki Gregor Samsa’nın da sorunu buydu, artık aile ve toplum içinde kendisine biçilen bu rolden sıkılmış, yorulmuş ve farklı olmak istiyordu. Hatta bu durum o kadar kaçınılmaz bir hale gelmişti ki, kahramanımızın kendisinin bile bu dönüşümü hissedip engel olmasına fırsat kalmadı belki. Gerçi öykünün bir yerinde, kapı önünde telaşla bekleyenlere yaptığı konuşma içinde, bir gece önceden kendini kötü hissetmeye başladığını ve üzerinde çok durmadığını söylüyor ama başına gelecekleri nereden bilebilirdi. İşte zavallı Gregor Samsa’nın hikayesi. Zavallı olması bir böceğe dönüşmesinden değil elbet, belki zavallı durumunda olması gereken de o değil diğerleri dururken. Kapitalizmin, sanayi devriminden bu yana, ezdiği, köleleştirdiği, duygularını göz ardı ederek posa haline getirdiği insan kavramına 20. yy’ın başında bir eleştiri olarak yazılan kitap, Gregor Samsa ile bir çığlık atıyor, ötekileştirilmenin kaçınılmaz son olduğunu bilerek.

de ki işte – Oruç Aruoba

“Öyle yaşayacaksın ki, kendin bir türlü olgunlaşmadan, arkanda olgun ürünler bırakıp yürüyeceksin-ancak da olgun olduklarında bırakacaksın onları ardında…
Çünkü sen kendin de, olgun hale geldiğinde, kendi ardında kalacaksın-bırakacaksın kendini ki,
ardında
kalsın…”

10 sene olmuş, kaldırdığım kapağın ardındaki sayfaya yazılmış tarihi görünce farkettim. Kütüphaneme bakarken, arkasında kaldığı kitapların arasından göz kırpıyordu sanki bana, eski bir dostu görmüş gibi sevindim. Oruç Babayı herkes sevemez belki ama seven de tam sever vazgeçemez. Hayata herkes gibi bakamıyorsanız, sorguluyorsanız, yaşadıklarınızı ve hatta ölümü anlamlandırma çabasındaysanız, Oruç Baba size farklı bir pencere açacaktır.

Sineklerin Tanrısı – William Golding

“Demek istediğim şu… Bizden başka canavar yok belki…”


Sineklerin Tanrısı gibi kitapları okuduktan sonra, geçmişte farklı devirlerde yaşanmış benzer olayların günümüzde de yaşanabilmesine anlam vermek daha da zorlaşıyor. Aynısı George Orwell kitaplarından sonra da oluyor. “Neden, neden?” diye sormak istiyorsunuz ve sorunuzun nasıl hemen anlamsızlaştığını görüyorsunuz üzülerek. Sonra “nasıl, nasıl?” diye sormak istiyorsunuz yine ama aynı sonucu görmek sizi tekrar üzüyor sadece. Bu soruların sebebini kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız. Kitap “Hayvan Çiftliği” gibi üstü kapalı bir eleştiri ama bu sefer hayvanların yerine çocuklar üzerinden kurgulanmış bir hikaye. Bazı gerçekler cidden acıtıyor ve siz de bu gerçeklerin altında ezilebiliyorsunuz. Dünyada yaşanan birçok insani krizin yine insanlar yüzünden çıktığı, yeryüzünü cehenneme çevirenlerin bizler olduğu, herşeyin nasıl bir anda tersyüz olabildiği gerçeği bir tokat gibi çarpıyor yüzünüze ve insanlığınızdan utanıyorsunuz. Her ne kadar kitabı iki oturuşta bitirsem de ilk yarısını okurken biraz sıkıldım. Bana göre kitabın başından belli olan konusuna girmek için biraz uzun bir girizgah olmuş. Buna karşın ikinci yarısı büyük bir hız ve heyecanla aktı gitti. İçerdiği mesajları göz önünde bulundurursak, “Hayvan Çiftliği” ve bu kitabı ilk okunacaklar arasına almalısınız. Ayrıca kitabı çeviren Mina Urgan’ın sonsözü de bir o kadar değerli, okumadan geçilmemesi gerekir.

 

Gelmeyen Pazartesi – Barış Efendioğlu

“Bundan yedi sekiz yıl önce her şeyi bildiğimi sanırdım ben, seni bile anladığımı belki de. Sonrasında yıllar geçti, hiçbir şey bilmediğimi anladım. Belki de olgunlaşmak buydu. Büyüdükçe daha küçük görüyordu insan kendini. Zira dünyanın ne kadar büyük, insanların ne kadar çeşitli olduğunu fark ediyordu. Ben de bunu gördüm. Eskiden yaptığım gibi katı dogmaları savunmayı, insanları kategorize etmeyi bıraktım. Artık daha yalın bakabiliyorum etrafıma.
… artık iki büyük grupta topladım tüm insanlığı: İyi niyetler ve kötü niyetliler. Tarzları, şekilleri, yaşayış biçimlerini eleştirmeyi bıraktım; ardındakini görmeye başladım. Önemli olan niyetti, geç de olsa, insanların ilerledikleri yollara saygı duymayı öğrendim.”

 

Yine çok güzel, bir çırpıda okunan bir kitap ve yine keyifle okudum. Yazarın daha önce okuduğum “Neden Evlenmedim” kitabının çok hoşuma gittiğini söylemiştim. Bu kitap da aynı şekilde hoşuma gitti ama yine de “Neden Evlenmedim”in favorim olduğunu belirtmek isterim. Kitabı okumak isteyenlere de önce “Neden Evlenmedim”i okumalarını tavsiye ederim. Bu kitapta da yer yer istemsiz güldüğüm de oldu, gözlerimin dolduğu da. Belki de bu yüzden seviyorum, sıcak buluyorum yazdıklarını. Anlattığı öykülerde ya da yaptığı tahlillerdeki bizim de yerimiz varmış, biz de bazılarını aynı şekilde yaşamıştık hissi çekiyor insanı kendine. 80’li ve 90’lı yıllarda çocukluklarını, ergenliklerini yaşamış olanlar ya da Ankara’ya dair anıları olanlar kendine çabucak yer bulabiliyor kitabın içinde. Eğer okumadıysanız vakit kaybetmeden iki kitabı da alın, okuyun derim.

Ön Kapak

Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini

Kitap az çok biliniyor, kitabını okumayanlar da filmini biliyordur belki. Eğer kitabı okumadıysanız, filmini de izlemediyseniz acı ve drama hazır olun. İnsan kitabı okurken başından sonuna bir hüzün dalgasına kapılıyor. Mutluluklar, sevinçler bile buruk. Özellikle şu günlerde insana biraz daha zor geliyor bu kadar acı. Kitap Afganistan’da geçiyor ve bugünkü Afganistan’ın nasıl bu hale geldiğini anlatıyor. Bunu anlatırken de insanların neler yaşadığını, ne acılar çektiğini gözler önüne seriyor. Savaş, sefalet ve bütün bunların ortasında kalmış çocuklar… Kitapla ilgili eleştirilerin bazılarında, kitabın Amerika’nın Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini haklı göstermek için sipariş bir kitap olarak yazıldığını okumuştum. Orası bilinmez ama kitaptaki anlatıları doğrular nitelikte birçok hikayeyi oralarda görev yapmış kişilerden de dinlemiştim. Sonuç olarak birliğimize, bütünlüğümüze sahip çıkmanın ve beraber yaşama kültürünün ne kadar önemli, Yunus Emre’nin sözünün ne kadar doğru ve güzel bir söz olduğunu kitapla daha da iyi anlıyoruz; “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.”

 

“Yalnızca bir günah vardır,tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Ne demek
istediğimi anlıyor musun?”
“Hayır, Baba can” dedim, anlamak için kendimi umutsuzca zorlayarak. Onu bir kez daha hüsrana uğratmak istemiyordum.
Baba sabırsızca içini çekti. “Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun,” dedi Baba. “Karısının elinden bir kocayı,
çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?” Anlıyordum.
“Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir,” dedi Baba. “Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan(ekmek)… aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm.”

Ön Kapak
Arka Kapak