Sıfır Sayı – Umberto Eco

“Sıfır Sayı”, Umberto Eco’nun son kitabı olması dolayısıyla ayrı bir önem taşıyor bence. Kitabı yazmaya çok daha önce başlamış ama bitirmesi zaman almış diye okumuştum bir yerde. Son kitabı olacağını bilmiyordu belki ama yaşı oldukça ilerlemiş, sağlığı kötüye giden ve bu arada kanserle uğraşan “Dedalus” neden bu kitabı yazdı ya da bitirmekte ısrar etti? Belki de gitmeden önce bize öğütler verip, bir şeylerin altını çizip, bazı konulara dikkat çekmek istedi.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

Kitabın iki yönü var bence. Bu iki yönden yozlaşmış, kötü gazetecilik hakkında bir eleştiri niteliğindeki yönü bence yeterince etkili olmuş. Bunun yanında Mussolini ve Gladio ile ilgili olan diğer yönü, heyecanlı ve akıcı olmasına rağmen işlenen bazı konuların zaten bilinmesinden, bazılarının da gerçeklik derecesinin bilinmemesinden ötürü aynı etkiyi yapmıyor. Etkisi konusunda her ne kadar böyle düşünsem de ikinci kısmı okumak daha eğlenceliydi, o ayrı.

İtalya, genel olarak bakıldığında, bir Akdeniz ülkesi olmasının verdiği benzerliğin yanı sıra bazı toplumsal ve yönetsel açılardan da ülkemize benzer. Romus, Romulus ve Etrüksler hikayesine girmeyeceğim ama konuyla ilgili fikir sahipleri, benzerlikten daha fazlasını iddia etmektedir.

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan sadede geleyim. Kitapta anlatılanlar her yönüyle Türk okuyucunun zaten aşina olduğu meseleler, dolayısıyla hiçbir açıdan bana ilginç ve farklı gelmedi. Bilmiyorum, belki İtalya’da bu tür olaylar artık dikkat çeken bir seviyede yaşanmıyor olabilir. Ama biz Türkiye’de bu tür olayları yıllardır kesintisiz yaşıyoruz neredeyse ve etkisini de hissediyoruz kendi hayatlarımızda. Kitabın bir yerinde İtalyan okuyucu için söylenen, yüzyıllardır birçok şey görmüş bir toplumun en sarsıcı olaylarda bile artık tepki veremeyecek durumda olması hali bence Türk okuyucu için daha geçerli bir iddiadır ve kitapta da bu olaylar etkili ve güzel bir şekilde anlatılmıştır ki, bu zaten üstadın maharetidir.

Yukarıda da değindiğim gibi kitabın işlediği konulardan, yozlaşmış ve kötü gazetecilik üzerine anlatılanlar, yeterince etkileyici ve uyarıcı. Aslında, nerdeyse herkes artık medyanın bize haberler aracılığıyla veya başka bir şekilde sunmuş olduğu bilgilerin tam olarak güvenilir ve inanılır olmadığının farkında. Farkında olmasına farkında ama yine de çoğu kişi akşam televizyonu açtığında ya da sabah gazetesini eline aldığında anlatılanları dikkatle takip ediyor. Peki hem medyaya bu kadar az güvenip hem de bu kadar sıkı takip neden? Bunu tam olarak bilemem, böyle bir iddiam da yok ama bence en büyük faktör umut. Haberleri izlerken, okurken, dinlerken herkes hep bir umut içinde bekliyor. Duymak istediklerini duymanın umudu bu, herhangi bir somut şeye değil, olanlardan ziyade olanların yarattığı hissi yaşamanın umudu. Hatta daha ileri gidip, başkasının yaşamasını istediği hislerin yaşanıp yaşanmadığı üzerinden, yaşamak istediği hisleri gerçekleştirecek olayları takip etmek, hep bir umutla. Biraz karışık oldu farkındayım, düşünmekle anlatabilmek arasındaki fark bu ve bu yüzden Umberto Eco büyük bir yazar. Benim yukarda anlatmak istediklerimi kitabında çok güzel bir örgü içinde aktarmış ve istediği hissi oluşturmuş.

“…babam bana imbikten geçmemiş habere inanmamayı öğretti. Gazeteler yalan söyler, tarihçiler yalan söyler, bugün televizyon da yalan söylüyor…”

Kitabın anlatmak istediğinin yanında bir de olayların kendisi var. Medya dünyası içinde olup biten rahatsız edici olaylar ve bakış açıları mide bulandırıcı olabiliyor. Okuyucunun ilgisini çekmek adına, insanların özel hayatlarına pervasızca müdahale etmek, acımasızca ve iftiraya varan söylemlerde bulunmak… Bütün bunları yaparken de büyük bir zevk ve şevk duyup, büyük başarılar elde etmeyi ummak… Gazetecilik ile ilgili bu bahsedilenler elbette bütün dünyada olabilen şeyler ama bize bakan yönüyle değerlendirecek olursak, Avrupa’da orta büyüklükteki bir ülkenin 1 yılda yaşadığı olayları nerdeyse birkaç gün içinde yaşadığımız düşünülürse durumun bizler için daha vahim olduğu anlaşılıyor.

Aşağıda yer alan bölüm, kitaptan gösterebileceğimiz güzel örneklerden biri.:

“…Yayıncımız meraklı savcıya nasıl çamur atılır konusunu işlememizden hoşlanabilir. Şunu unutmayalım ki günümüzde bir suçlamayı çürütmek için tersini kanıtlamak gerekmiyor, suçlayan kişiyi yasa tanımaz ilan etmek yetiyor… Kimse yüzde yüz namuslu değildir. Belki pedofil değildir, ninesini öldürmemiştir, cebine rüşvet girmemiştir ama tuhaf bir şey yapmıştır. Ya da ifademi hoş görürseniz, her gün yaptığı şeyleri tuhaflaştırın… Örneğin elinizde dosyalarda dağınık bilgiler vardır ve isteyen bunları işleyerek kuşkular, göndermeler bulup çıkarır. Yıllar önce hız sınırını aştığı için ceza yediğini, bir başkası geçen ay izci kampına gittiğini, öteki daha dün diskoteğe gittiğini yazar. Bu üç haberden yola çıkarak o şahsın trafik kurallarını ihlal eden, aşırı hız yapan, içkili yerlere giden ve olasılıkla oğlan çocuklardan hoşlanan biri olduğu haberi yapılabilir. Hem de sadece gerçekleri söyleyerek.”

Kitabın bu gazetecilik olayları ile ilgi olan ilk yarısı çok hızlı olmasa da bir şekilde akıyor. Ama İkinci Dünya Savaşı, Mussolini, Gladio gibi konuların işlendiği ikinci yarısında kitap oldukça hızlanıyor. Özelikle, tarihe ve komplo teorilerine ilginiz varsa kitabın bu kısmı eminim sizi de saracaktır. Son yirmi yılda bizim de tartışma programlarımıza, haberlerimize konu olan Gladio’nun Türkiye ayağı ve daha eski bir mesele olan Papa suikastı gibi konulara da değiniliyor kitapta. Anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı değil bilmiyorum. Bir kısmı hakkında zaten az çok bilgimiz de var ama bunlar bence çok da önemli değil. Benim için önemli olan kısmı, birilerinin sürekli, insanları kendi çıkarları için kandırması, kullanması ve bunların hiçbirinden haberi olmayan zavallıların birbirini kırması. Tüm bunlar olurken de her iki tarafın kendini inandırdığı yüce değerlerin arkasına sığınması… İkinci Dünya Savaşı’nda faşist devletler İtalya ve Almaya ile mücadele için Komünist Rusya ile ittifak kuran “Hür Dünya”nın, daha savaş biter bitmez Rusya’nın etki alanını genişletmesine karşı bir tedbir olarak faşistleri örgütlemesi ve gizli yapılanlar oluşturması, bu iki yüzlülüğü en iyi şekilde anlatıyor.

Kitapta faşist bir aileden gelen kahramanı dillendiren Eco olayı şu şekilde çok güzel özetlemiş:

“…68’de otuz yaşıma gelmiştim ama gene de saçlarımı uzattım, kazak-parka giydim ve Çin yanlısı bir gruba yanaştım. Sonradan Mao’nun Stalin ve Hitler’in toplamından daha çok adam öldürdüğünü öğrendim; öte yandan belki de bu Çin yanlılarının arasına gizli servislerden provokatörler girmişti… Hiçbir şeyden emin değildim, emin olduğum tek şey hepimizin tam ensesinde bizi aldatmak üzere bekleyen biri olduğuydu.”

Sonuç olarak yazar bize, görünenden daha fazlasını içeren olayların arka planını, işlerin nasıl yürüdüğünü göstermek istemiş. Bunu da, neye inanıp, neye inanmamamız gerektiğini iyi düşünmemizi, satır aralarında bahsettiği “okumayan, anlamayan” ve böylece kötü insanların emellerine alet olup, çıkarlarına hizmet eden insanlardan olmamamızı istediği için yaptığını düşünüyorum.

Okuması kolay, bir o kadar dolu olan kitap, tarih ve komplo teorisi seven okurların ilgisini çekecektir. Bu anlamda yazarın son kitabı, hala okumayanlar için okunacak kitaplar listesine eklenmeli.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

 

Arka Kapak Yazısı

Umberto Eco’nun yeni romanı: Kötü gazetecilik konusunda bir rehber

Tam bir “kaybeden” olan Colonna (50), gazeteci Simei’den iyi bir iş teklifi alıyor: “Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey” sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 “sıfır sayı”yı yönetecek ve “asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü”nü anlatan bir kitap yazacak.

Patron Vimercate, bu gazete sayesinde “finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış  olacak.”

Teklif sahibi Simei’nin de kendi planı var: “her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net.”

Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya’nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa’ya suikast, başka bir Papa’nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?

 

“Sıfır Sayı – Umberto Eco” için bir cevap

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir