Sibop- Başar Başarır

Sibop Roman

Sibop‘u okurken en büyük talihsizliğim, kitabı elime alıp birkaç seferde bitirememek oldu. Şahsi meşgalelerimin yanı sıra, son kısım hariç, kitabın elimden “kolay düşmesi” de okuma süresini biraz uzattı.

Kitapla ilgili detaylara girmeden önce yanlış anlaşılmaması için belirtmeliyim ki; kitap genel anlamda hoşuma gitti, beğenimi kazandı. Bununla birlikte çok beğendiğim ve daha iyi olabileceğini düşündüğüm yerlere aşağıda değineceğim.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; yazarımız Başar Başarır ödüllü bir öykü yazarı ve bu da kendisinin ilk romanı. Kitabın ilk sayfasında da “Bir Türkçe Romansı” yazması belki de öyküden romana geçerken yazdığı Sibop’un ilk romanı olmasına bir atıf. Zaten kitabı da birden çok öyküden oluşur gibi fihristlenmiş. (Kitabı okuduktan sonra “zaten” kelimesini kullanmakta biraz zorlanıyorum, sebebini ilerleyen satırlarda yapacağım alıntılardan anlarsınız 🙂 ) Bununla birlikte kitabı okurken de bir öykü havası seziliyor ve hatta kitap bir öykü gibi bitiyor bence, bir durum öyküsü gibi. Sanırım kitapla ilgili hoşuma gitmeyen durumlardan biri de bu; kitabın bir durum öyküsü gibi sonlanması. Bu konudaki düşüncemin altında yatansa oldum olası öykü okumaya alışamamış olmam, ki bunu kitabın veya öykülerin değil, kendimin bir eksikliği olarak görüyorum tabi ki.

Kitabın ismi Sibop çünkü kahramanımız “acemi kolpacı” Orhan’ın, bir büyüğü tarafından  kendisine “yapıştırılmış” lakabı kendisi. Kitabın ismini Sibop koyarken illaki düşündükleri bir şey vardır ama benim için kitabı okumaya başlamamı zorlaştıran bir etken oldu.  Kitapların isimlerinin ve kapaklarının okuma eğilimlerini nasıl etkilediğini bir kez daha anlamış oldum böylece. Siz de benim gibi kitabın ismini ve kapağını çekici bulmadıysanız lütfen çok takılmayınız, okuyunuz.

Kahramanımız Orhan, hukuk tahsili görmüş ama avukatlık stajını yaparken bu işin ve düzenin kendine göre olmadığına karar vererek cübbesini geri giymemek üzere çıkarmış biri. Annesi ve babasını kaybetmiş olan Orhan, ablasıyla yaşamakta ve geçimlerini bir şekilde beraber sağlamaktalar. Daha çok ablasına dayanan geçimi ve çalışmayı sevmeyen yapısıyla Orhan biraz avare bir tip.

Daima kısık ateşte pişen bir hayattı benimkisi. Gelişine vurdum hep, bir türlü girmedi kaleye. Güzel oyunumu golle süsleyemedim. Önümüzdeki maçlara baktım durdum da, bir türlü alamadım puan ya da puanları(…) Hep suyundan da koy modunda takıldım. Hukuk fakültesini de öyle bitirdim ben Aslı. Alttan dersler ala ala. Hayatta daima alttan alarak. Diplomayı çerçeveletince mecburen gittim bi avukatın yanında staja başladım. (…) Adalet denen yemeğin nasıl yapıldığını, nasıl pişirildiğini, içine ne konduğunu yakından gördüm, içim kalktı, midem ağzıma geldi. Hukuktan mezun oldum ama, işte avukat olamadım ben.

Aslında Orhan kendinin ve genel vaziyetin farkında ve bunu da kabullenmiş durumda. Kitabın kahramanı “antikahraman” Sibop Orhan herşeyin farkında olsa da neden böyle olduğu noktasında, annesi, ablası ve halası  gibi birçok bahanesi var. Kitapta yer yer Orhan’ın “çocukluğuna inip” gözlem ve değerlendirme yapabiliyoruz. İnsanın iç dünyasından elbet farklı görünür ama dışardan bakıldığında çoğu zaman boş bahanelermiş gibi geliyor Orhan’ın bu sızlanmaları.

İç dünya demişken yazarın bu konuda hakkını teslim etmek gerek. Karakterlerin içinden geçenleri, duygu ve düşüncelerini çok güzel aktarmış. Hatta yeri geliyor böyle bir durumda ben de aynen böyle düşünür veya hissederdim diyor, sanki yazarın içinizi okuduğunu düşünüyorsunuz. Kitabın içeriği ile ilgili spoiler vermek istemediğim için daha fazla girmek istemiyorum konusuna ama böyle mahir bir kalemden daha güzel bir konu beklenebilirdi. Bunu kötü eleştiri olarak değil aksine kitabı okudukça yükselen beklentimle ilgili olarak iyi anlamda söylüyorum. Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki yazar satır aralarında sistem ve toplumsal düzeni eleştirir mahiyette müthiş mesajlar veriyor.

O anda, oracıkta karşıma çıkıyor. İğrenç. Pençeleriyle yere tutunan, çirkin ayaklarının üzerinde yükselen, doğrulmaya çalışan bir canafor bu (Aslıcada canavar) (….) Demek İstanbul’un üçüncü canaforu buralara kaçıp saklanmış. Demek biz merkezde takılırken, “Levent’ten ötesi beni ilgilendirmez,” falan derken bu da kuzeyden girmiş, ağaç denizine sardırmış. Kuyruğuyla yıkmış geçmiş köyleri. Tepeleri düzlemiş. Dereleri yarmış. Vadilere betondan kazıklar çakmış dizi dizi, hepsi bi örnek, alayı korkunç. Betondan ve çelikten örülme kahredici kollarıyla şimdi bütün ormanı sarıyo. Sıkıp sıkıp bırakacak. Hepsi boğulana dek. Bütün cüceler, bütün su perileri, akşam olup biz yattıktan sonra ortaya çıkan bütün böcekler, yılanlar, kuşlar… Kozalaklar bile, üstünde reçine, içinde fıstık bile. (…) Lanet ediyorum, küfür ediyorum, ama bilmiyorum nereye, nerede, nereden, kime, kimde, kimden?

Kitabın ve dolayısıyla yazarın hayran olduğum, en beğendiğim yönü ise dili ve üslubu. Uzun zamandır duymadığım, okumadığım en son ninelerimizden dedelerimizden duyduğumuz birçok deyişi tekrar görmek beni çok mutlu etti. Deyişlerin yanında, sığlaşan günlük dilimize inat ne kadar zengin bir dilimiz olduğunu, yüzümüze vururcasına göstermesi de ayrı bir beğeni sebebi oldu benim için. Yazar bu şekilde kaleminin gücünü ispat etmiş bir nevi. Ama şunu da eklemek isterim ki bazı yerlerde, kullanılan bu dil ağır kaçmış, fazla gelmiş. Ne kadar hoşlansam da yer yer biraz seyreltilmesi dili daha akıcı kılabilirdi. Bunun yanında dilin akıcılığını etkileyen etmenlerden biri de kısa cümleler bence. Genellikle karakterlerin iç seslerinde daha çok ortaya çıkan, bir iki kelimelik cümlelerin beni zorladığı zamanlar oldu. Ben zaten tiratvari, uzadıkça uzayan cümleleri severim ama bu kadar uzun olmasa da normal uzunlukta bir cümle yapısı kullanılsa da olurdu.

Daha önce sözünü ettiğim “zaten” kelimesi ile ilgili bölüm.

”Bizim en kıymetli aile mirasımız. Soyadına kayıtlı bir mücevher. Anam ”sen zaten” diye başlamaya görsün, dünyayı babamın başına yıkana kadar susmazdı. Adamcağız gözümüzün önünde büzüşür, küçülür, yok olurdu. Bi ”zaten” de neler gizlidir bilir misiniz? Bütün sorulmamış hesaplar. Ses çıkarılmamış hatalar. Hoş görülmüş, görmezden gelinmiş, katlanılmış her türlü yanlış. Sonradan ortaya çıkan mahsurlar… Kapı aralığında komşu teyzelerden öğrenilen ve kişiyi kıskançlığa boğan bi dedikodu. Zaten demek doldum ben demek, alakasız mevzuları bi araya getirip başından aşağı şimdi boşaltıyorum demek. Görülecek hesabımız var, hiçbirini unutmadım, bana yutturamazsın… Sen zaten…”

Kısaca özetlemek gerekirse; yazarın dili ve üslubu etkileyici ama yer yer ağır gelebiliyor, bunun yanında genel olarak kurgu iyi ama konu daha ilgi çekici olabilirdi ve kitabın sonu daha farklı bitebilirdi. Herşeyin ötesinde bu kitapla birlikte yazar ile tanışmış olmak ve edebiyatımızda böyle güçlü kalemlerin olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Dile böylesine hakim biriyle sohbet etmek, onu dinlemek, dost meclisinde muhabbetine katılmak çok güzel olurdu heralde. Siz de bu fırsatı kaçırmayın ve Orhan’ın hikayesine bir göz atın. 😉

Sibop Roman

Kitap: Sibop

Yazar: Başar Başarır

Sayfa sayısı: 328

Yayınevi: Can Yayınları

Fiyatı: 25 TL

“Sibop- Başar Başarır” için 2 cevap

  1. derinlikli eleştiriler için samimi teşekkürler. muhtemelen hepsinde haklısınız. artık bir dahaki sefere…

    1. Yazımı okuyup, yorum yaptığınız için asıl ben teşekkür ederim. Şeref verdiniz ve nezaketinizle beni mahçup ettiniz. Yeni romanlarınızı heyecanla bekliyorum. Yazımdan sonra mükerrer olacak ama umarım sizi yüz yüze tanıma ve imzanızı alma fırsatını yakalarım bir gün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir