Düşüş – Albert Camus

Düşüş – Albert Camus

Düşüş – Albert Camus

Camus’nun bu kitabını okurken gerçekten zorlandım. Kısa bir kitap olmasına rağmen başında uzun süre oturamadığım ve sıkıldığım için bitirmesi zaman aldı. Yorumuma her ne kadar bu şekilde başlamış olsam da müthiş bir kitap olduğunu da itiraf etmeliyim. Biraz kendimle çelişir gibi göründüğümün farkındayım ama ne demek istediğimi teker teker açıklayacağım. 🙂
“Kitap neden beni zorladı ve sıktı?” sorusunun cevabı anlatım ve kurgu olabilir sanırım. Öncelikle, kitap baştan sona kadar monolog şeklinde ilerliyor. Bir avukat olan kahramanımız Jean Babtiste Clemence başından geçenleri ve düşüncelerini aktarıyor karşı tarafa. Bazen anlattığı kişi sizmişsiniz hissi oluşturması güzel olsa bile yine de beni sarmadı bu durum. Bunun dışında anlattığı olaylar ve kurgu da ilgimi çekmedi.
Şimdi bu bütün dediklerimden sonra müthiş bir kitap olduğunu nasıl iddia ettiğimi düşünebilirsiniz. Aslında müthiş olan Camus ve onun düşünceleri. Kitabın müthişliği de bunları barındırması. Hikayeler, olaylar, anlatım; bunlar sadece birer araçtır. Aslolan ise anlatılmak istenen, kelimelerin arkasına gizlenen düşüncelerdir. Bu her kitapta böyle olmasa bile Camus’nun kitaplarında böyle olduğu kesin. Nerdeyse kitabın her sayfasında altını çizeceğiniz cümleler var. Bu kitabı baştan sona bir bütün olarak okumak değil de arada bir bakıp birkaç sayfa okuyup yazanların üzerine düşünmek daha iyi olabilirdi benim için. Belki bundan sonra böyle yapmayı tercih edebilirim çünkü eminim okudukça daha farklı şeyler de görebilirim.

Kısacası, kitabı okurken anlatım şekli ve kurgudan dolayı çok zevk alamadım, sıkıldım. Ama içindeki yoğun cümleler ve anlatılmak istenenler etkileyiciydi. Umarım siz keyif alarak okuyabilirsiniz.

“Örneğin, körlerin sokaklarda karşıdan karşıya geçmesine yardım etmeyi çok seviyordum. Daha uzaklardan, bir bastonun bir kaldırımın köşesinde duraksadığını görür görmez atılıyordum, bazen yardımsever bir elin uzanmasından bir saniye önce körü başkalarının yardımına gerek bırakmadan yakalıyordum ve onu, geliş gidişin engelleri arasından yumuşak ve emin bir elle kavrayarak kaldırımın sakin limanına götürüyordum, orada karşılıklı bir heyecan içinde ayrılıyorduk birbirimizden…”

“İnsan böyledir aziz bayım, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez. Gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binânızda. Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin, kapıcı ölür. Hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, bilgi alırlar, acınırlar. Taptâze bir ölü, gösteri başlar sonunda. Onların trajediye gereksinimleri vardır… …Yine de tüm binâ sakinleri fenol kokan odaya uğradılar. Kiracılar bu iş için hizmetçilerini de göndermiyorlar, fırsattan yararlanmak için kendileri geliyorlardı.”

“Dikkat etmişsinizdir; inancı, tüm hakâretleri bağışlamak olan insanlar vardır, bu hakâretleri bağışlarlar gerçi, ama hiç unutmazlar. Ben hakâretleri bağışlayacak kadar iyi bir yapıda değildim ama sonunda onları unutuyordum hep. Benim kendisinden nefret ettiğime inanan biri, onu geniş bir gülümseme ile selâmladığımı görünce apışıp kalıyordu. O zaman, yapısına göre ya bendeki ruh büyüklüğüne hayrân oluyor ya da ödlekliğimi küçümsemeyle karşılıyordu,oysa bu davranışımın nedeni basitti: Adını bile unutmuştum adamın. İlgisiz ya da nankör kılan aynı sakatlık o zaman büyük ruhlu hale getiriyordu beni.”

“Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkât ettiniz mi?”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir