Amok Koşucusu – Stefan Zweig

Amok Koşucusu

Bir kere bile Zweig okuyan birisi için çok şey ifade eder Zweig. Eğer daha önce okumadıysanız, en kısa zamanda okumalısınız ve bu naif ama coşkulu insanla bir an önce tanışmalısınız.

Zweig ile ilgili düşünürken veya bir şeyler yazarken kitaptan daha çok yazar ve üslubu ile ilgili fikirler beliriyor aklımda. Konu, yer ve zaman sanki küçük detaylar onun için. Herşey öyle bir heyecan içinde ilerliyor ve coşku ile yaşanıyor ki, bir an için kendi soluğunuzun kesildiğini ve anlınızdan ter damlalarının aktığını sanıyorsunuz. Nerede olduğunuzun, ne okuduğunuzun farkında değilmiş gibi hissetseniz de Zweig okuduğunuzun kesinlikle farkında oluyorsunuz.

Yine düşmeyen temposu ve sürükleyeciliğiyle heyecan dolu bir kitap olan Amok Koşucusu, açıkçası Satranç’tan aldığım tadı vermedi. Daha önce dediğim ve Zweig için daha çok ayrıntı niteliğinde olduğunu düşündüğüm konu, yer ve zaman unsurları bu sefer beni çekmedi. Yanlış anlaşılıp yukarıda yazdıklarımla çeliştiğim düşünülmesin. Demek istediğim, Zweig’ın sürükleyici cümlelerinin ardında yine aynı hızda koşuyorsunuz ama aldığınız tat tam istediğiniz ve beklediğiniz gibi olmuyor. Bu kitabı çok beğenen kişilerden aldığım geri dönüşler bana konuyu sevenlerin de olduğunu ve bunun tamamen kişisel zevkler ile ilgili olduğunu gösteriyor.

Zweig’ın kitaplarında genelde okuyucu ile muhatap olan kişi, daha çok aktaran pozisyonunda bulunuyor. Kitaba konu olan hikayelerin asıl kahramanları, başlarından geçenleri veya tanık oldukları olayları bu “aracıya” aktarıyorlar. Yazar kendini bu aracı kişi olarak göstermek istese de artık anlıyorsunuz ki her kitapta yer alan heyecanlı, coşkulu ve bir o kadar da kırılgan olan kahramanlar, kadın veya erkek farketmeden, hepsi Zweig’ın iç dünyasını yansıtıyor.

Her ne olursa olsun, Zweig okumak insanda bir şekilde etki bırakıyor ve insan ilişkişlerine baktığınızda dünyanın ne kadar olumsuz yönde ilerlediğini bize gösteriyor.

Kitap hakkında spoiler vermemek için arka kapak yazısını paylaşıyorum.

“Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.”

Amok Koşucusu

Sibop- Başar Başarır

Sibop Roman

Sibop‘u okurken en büyük talihsizliğim, kitabı elime alıp birkaç seferde bitirememek oldu. Şahsi meşgalelerimin yanı sıra, son kısım hariç, kitabın elimden “kolay düşmesi” de okuma süresini biraz uzattı.

Kitapla ilgili detaylara girmeden önce yanlış anlaşılmaması için belirtmeliyim ki; kitap genel anlamda hoşuma gitti, beğenimi kazandı. Bununla birlikte çok beğendiğim ve daha iyi olabileceğini düşündüğüm yerlere aşağıda değineceğim.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; yazarımız Başar Başarır ödüllü bir öykü yazarı ve bu da kendisinin ilk romanı. Kitabın ilk sayfasında da “Bir Türkçe Romansı” yazması belki de öyküden romana geçerken yazdığı Sibop’un ilk romanı olmasına bir atıf. Zaten kitabı da birden çok öyküden oluşur gibi fihristlenmiş. (Kitabı okuduktan sonra “zaten” kelimesini kullanmakta biraz zorlanıyorum, sebebini ilerleyen satırlarda yapacağım alıntılardan anlarsınız 🙂 ) Bununla birlikte kitabı okurken de bir öykü havası seziliyor ve hatta kitap bir öykü gibi bitiyor bence, bir durum öyküsü gibi. Sanırım kitapla ilgili hoşuma gitmeyen durumlardan biri de bu; kitabın bir durum öyküsü gibi sonlanması. Bu konudaki düşüncemin altında yatansa oldum olası öykü okumaya alışamamış olmam, ki bunu kitabın veya öykülerin değil, kendimin bir eksikliği olarak görüyorum tabi ki.

Kitabın ismi Sibop çünkü kahramanımız “acemi kolpacı” Orhan’ın, bir büyüğü tarafından  kendisine “yapıştırılmış” lakabı kendisi. Kitabın ismini Sibop koyarken illaki düşündükleri bir şey vardır ama benim için kitabı okumaya başlamamı zorlaştıran bir etken oldu.  Kitapların isimlerinin ve kapaklarının okuma eğilimlerini nasıl etkilediğini bir kez daha anlamış oldum böylece. Siz de benim gibi kitabın ismini ve kapağını çekici bulmadıysanız lütfen çok takılmayınız, okuyunuz.

Kahramanımız Orhan, hukuk tahsili görmüş ama avukatlık stajını yaparken bu işin ve düzenin kendine göre olmadığına karar vererek cübbesini geri giymemek üzere çıkarmış biri. Annesi ve babasını kaybetmiş olan Orhan, ablasıyla yaşamakta ve geçimlerini bir şekilde beraber sağlamaktalar. Daha çok ablasına dayanan geçimi ve çalışmayı sevmeyen yapısıyla Orhan biraz avare bir tip.

Daima kısık ateşte pişen bir hayattı benimkisi. Gelişine vurdum hep, bir türlü girmedi kaleye. Güzel oyunumu golle süsleyemedim. Önümüzdeki maçlara baktım durdum da, bir türlü alamadım puan ya da puanları(…) Hep suyundan da koy modunda takıldım. Hukuk fakültesini de öyle bitirdim ben Aslı. Alttan dersler ala ala. Hayatta daima alttan alarak. Diplomayı çerçeveletince mecburen gittim bi avukatın yanında staja başladım. (…) Adalet denen yemeğin nasıl yapıldığını, nasıl pişirildiğini, içine ne konduğunu yakından gördüm, içim kalktı, midem ağzıma geldi. Hukuktan mezun oldum ama, işte avukat olamadım ben.

Aslında Orhan kendinin ve genel vaziyetin farkında ve bunu da kabullenmiş durumda. Kitabın kahramanı “antikahraman” Sibop Orhan herşeyin farkında olsa da neden böyle olduğu noktasında, annesi, ablası ve halası  gibi birçok bahanesi var. Kitapta yer yer Orhan’ın “çocukluğuna inip” gözlem ve değerlendirme yapabiliyoruz. İnsanın iç dünyasından elbet farklı görünür ama dışardan bakıldığında çoğu zaman boş bahanelermiş gibi geliyor Orhan’ın bu sızlanmaları.

İç dünya demişken yazarın bu konuda hakkını teslim etmek gerek. Karakterlerin içinden geçenleri, duygu ve düşüncelerini çok güzel aktarmış. Hatta yeri geliyor böyle bir durumda ben de aynen böyle düşünür veya hissederdim diyor, sanki yazarın içinizi okuduğunu düşünüyorsunuz. Kitabın içeriği ile ilgili spoiler vermek istemediğim için daha fazla girmek istemiyorum konusuna ama böyle mahir bir kalemden daha güzel bir konu beklenebilirdi. Bunu kötü eleştiri olarak değil aksine kitabı okudukça yükselen beklentimle ilgili olarak iyi anlamda söylüyorum. Şunu da ayrıca belirtmek isterim ki yazar satır aralarında sistem ve toplumsal düzeni eleştirir mahiyette müthiş mesajlar veriyor.

O anda, oracıkta karşıma çıkıyor. İğrenç. Pençeleriyle yere tutunan, çirkin ayaklarının üzerinde yükselen, doğrulmaya çalışan bir canafor bu (Aslıcada canavar) (….) Demek İstanbul’un üçüncü canaforu buralara kaçıp saklanmış. Demek biz merkezde takılırken, “Levent’ten ötesi beni ilgilendirmez,” falan derken bu da kuzeyden girmiş, ağaç denizine sardırmış. Kuyruğuyla yıkmış geçmiş köyleri. Tepeleri düzlemiş. Dereleri yarmış. Vadilere betondan kazıklar çakmış dizi dizi, hepsi bi örnek, alayı korkunç. Betondan ve çelikten örülme kahredici kollarıyla şimdi bütün ormanı sarıyo. Sıkıp sıkıp bırakacak. Hepsi boğulana dek. Bütün cüceler, bütün su perileri, akşam olup biz yattıktan sonra ortaya çıkan bütün böcekler, yılanlar, kuşlar… Kozalaklar bile, üstünde reçine, içinde fıstık bile. (…) Lanet ediyorum, küfür ediyorum, ama bilmiyorum nereye, nerede, nereden, kime, kimde, kimden?

Kitabın ve dolayısıyla yazarın hayran olduğum, en beğendiğim yönü ise dili ve üslubu. Uzun zamandır duymadığım, okumadığım en son ninelerimizden dedelerimizden duyduğumuz birçok deyişi tekrar görmek beni çok mutlu etti. Deyişlerin yanında, sığlaşan günlük dilimize inat ne kadar zengin bir dilimiz olduğunu, yüzümüze vururcasına göstermesi de ayrı bir beğeni sebebi oldu benim için. Yazar bu şekilde kaleminin gücünü ispat etmiş bir nevi. Ama şunu da eklemek isterim ki bazı yerlerde, kullanılan bu dil ağır kaçmış, fazla gelmiş. Ne kadar hoşlansam da yer yer biraz seyreltilmesi dili daha akıcı kılabilirdi. Bunun yanında dilin akıcılığını etkileyen etmenlerden biri de kısa cümleler bence. Genellikle karakterlerin iç seslerinde daha çok ortaya çıkan, bir iki kelimelik cümlelerin beni zorladığı zamanlar oldu. Ben zaten tiratvari, uzadıkça uzayan cümleleri severim ama bu kadar uzun olmasa da normal uzunlukta bir cümle yapısı kullanılsa da olurdu.

Daha önce sözünü ettiğim “zaten” kelimesi ile ilgili bölüm.

”Bizim en kıymetli aile mirasımız. Soyadına kayıtlı bir mücevher. Anam ”sen zaten” diye başlamaya görsün, dünyayı babamın başına yıkana kadar susmazdı. Adamcağız gözümüzün önünde büzüşür, küçülür, yok olurdu. Bi ”zaten” de neler gizlidir bilir misiniz? Bütün sorulmamış hesaplar. Ses çıkarılmamış hatalar. Hoş görülmüş, görmezden gelinmiş, katlanılmış her türlü yanlış. Sonradan ortaya çıkan mahsurlar… Kapı aralığında komşu teyzelerden öğrenilen ve kişiyi kıskançlığa boğan bi dedikodu. Zaten demek doldum ben demek, alakasız mevzuları bi araya getirip başından aşağı şimdi boşaltıyorum demek. Görülecek hesabımız var, hiçbirini unutmadım, bana yutturamazsın… Sen zaten…”

Kısaca özetlemek gerekirse; yazarın dili ve üslubu etkileyici ama yer yer ağır gelebiliyor, bunun yanında genel olarak kurgu iyi ama konu daha ilgi çekici olabilirdi ve kitabın sonu daha farklı bitebilirdi. Herşeyin ötesinde bu kitapla birlikte yazar ile tanışmış olmak ve edebiyatımızda böyle güçlü kalemlerin olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Dile böylesine hakim biriyle sohbet etmek, onu dinlemek, dost meclisinde muhabbetine katılmak çok güzel olurdu heralde. Siz de bu fırsatı kaçırmayın ve Orhan’ın hikayesine bir göz atın. 😉

Sibop Roman

Kitap: Sibop

Yazar: Başar Başarır

Sayfa sayısı: 328

Yayınevi: Can Yayınları

Fiyatı: 25 TL

Düşüş – Albert Camus

Düşüş – Albert Camus

Düşüş – Albert Camus

Camus’nun bu kitabını okurken gerçekten zorlandım. Kısa bir kitap olmasına rağmen başında uzun süre oturamadığım ve sıkıldığım için bitirmesi zaman aldı. Yorumuma her ne kadar bu şekilde başlamış olsam da müthiş bir kitap olduğunu da itiraf etmeliyim. Biraz kendimle çelişir gibi göründüğümün farkındayım ama ne demek istediğimi teker teker açıklayacağım. 🙂
“Kitap neden beni zorladı ve sıktı?” sorusunun cevabı anlatım ve kurgu olabilir sanırım. Öncelikle, kitap baştan sona kadar monolog şeklinde ilerliyor. Bir avukat olan kahramanımız Jean Babtiste Clemence başından geçenleri ve düşüncelerini aktarıyor karşı tarafa. Bazen anlattığı kişi sizmişsiniz hissi oluşturması güzel olsa bile yine de beni sarmadı bu durum. Bunun dışında anlattığı olaylar ve kurgu da ilgimi çekmedi.
Şimdi bu bütün dediklerimden sonra müthiş bir kitap olduğunu nasıl iddia ettiğimi düşünebilirsiniz. Aslında müthiş olan Camus ve onun düşünceleri. Kitabın müthişliği de bunları barındırması. Hikayeler, olaylar, anlatım; bunlar sadece birer araçtır. Aslolan ise anlatılmak istenen, kelimelerin arkasına gizlenen düşüncelerdir. Bu her kitapta böyle olmasa bile Camus’nun kitaplarında böyle olduğu kesin. Nerdeyse kitabın her sayfasında altını çizeceğiniz cümleler var. Bu kitabı baştan sona bir bütün olarak okumak değil de arada bir bakıp birkaç sayfa okuyup yazanların üzerine düşünmek daha iyi olabilirdi benim için. Belki bundan sonra böyle yapmayı tercih edebilirim çünkü eminim okudukça daha farklı şeyler de görebilirim.

Kısacası, kitabı okurken anlatım şekli ve kurgudan dolayı çok zevk alamadım, sıkıldım. Ama içindeki yoğun cümleler ve anlatılmak istenenler etkileyiciydi. Umarım siz keyif alarak okuyabilirsiniz.

“Örneğin, körlerin sokaklarda karşıdan karşıya geçmesine yardım etmeyi çok seviyordum. Daha uzaklardan, bir bastonun bir kaldırımın köşesinde duraksadığını görür görmez atılıyordum, bazen yardımsever bir elin uzanmasından bir saniye önce körü başkalarının yardımına gerek bırakmadan yakalıyordum ve onu, geliş gidişin engelleri arasından yumuşak ve emin bir elle kavrayarak kaldırımın sakin limanına götürüyordum, orada karşılıklı bir heyecan içinde ayrılıyorduk birbirimizden…”

“İnsan böyledir aziz bayım, iki yüzü vardır onun: Kendini sevmeden sevemez. Gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binânızda. Onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin, kapıcı ölür. Hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, bilgi alırlar, acınırlar. Taptâze bir ölü, gösteri başlar sonunda. Onların trajediye gereksinimleri vardır… …Yine de tüm binâ sakinleri fenol kokan odaya uğradılar. Kiracılar bu iş için hizmetçilerini de göndermiyorlar, fırsattan yararlanmak için kendileri geliyorlardı.”

“Dikkat etmişsinizdir; inancı, tüm hakâretleri bağışlamak olan insanlar vardır, bu hakâretleri bağışlarlar gerçi, ama hiç unutmazlar. Ben hakâretleri bağışlayacak kadar iyi bir yapıda değildim ama sonunda onları unutuyordum hep. Benim kendisinden nefret ettiğime inanan biri, onu geniş bir gülümseme ile selâmladığımı görünce apışıp kalıyordu. O zaman, yapısına göre ya bendeki ruh büyüklüğüne hayrân oluyor ya da ödlekliğimi küçümsemeyle karşılıyordu,oysa bu davranışımın nedeni basitti: Adını bile unutmuştum adamın. İlgisiz ya da nankör kılan aynı sakatlık o zaman büyük ruhlu hale getiriyordu beni.”

“Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkât ettiniz mi?”

Sıfır Sayı – Umberto Eco

“Sıfır Sayı”, Umberto Eco’nun son kitabı olması dolayısıyla ayrı bir önem taşıyor bence. Kitabı yazmaya çok daha önce başlamış ama bitirmesi zaman almış diye okumuştum bir yerde. Son kitabı olacağını bilmiyordu belki ama yaşı oldukça ilerlemiş, sağlığı kötüye giden ve bu arada kanserle uğraşan “Dedalus” neden bu kitabı yazdı ya da bitirmekte ısrar etti? Belki de gitmeden önce bize öğütler verip, bir şeylerin altını çizip, bazı konulara dikkat çekmek istedi.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

Kitabın iki yönü var bence. Bu iki yönden yozlaşmış, kötü gazetecilik hakkında bir eleştiri niteliğindeki yönü bence yeterince etkili olmuş. Bunun yanında Mussolini ve Gladio ile ilgili olan diğer yönü, heyecanlı ve akıcı olmasına rağmen işlenen bazı konuların zaten bilinmesinden, bazılarının da gerçeklik derecesinin bilinmemesinden ötürü aynı etkiyi yapmıyor. Etkisi konusunda her ne kadar böyle düşünsem de ikinci kısmı okumak daha eğlenceliydi, o ayrı.

İtalya, genel olarak bakıldığında, bir Akdeniz ülkesi olmasının verdiği benzerliğin yanı sıra bazı toplumsal ve yönetsel açılardan da ülkemize benzer. Romus, Romulus ve Etrüksler hikayesine girmeyeceğim ama konuyla ilgili fikir sahipleri, benzerlikten daha fazlasını iddia etmektedir.

Neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan sadede geleyim. Kitapta anlatılanlar her yönüyle Türk okuyucunun zaten aşina olduğu meseleler, dolayısıyla hiçbir açıdan bana ilginç ve farklı gelmedi. Bilmiyorum, belki İtalya’da bu tür olaylar artık dikkat çeken bir seviyede yaşanmıyor olabilir. Ama biz Türkiye’de bu tür olayları yıllardır kesintisiz yaşıyoruz neredeyse ve etkisini de hissediyoruz kendi hayatlarımızda. Kitabın bir yerinde İtalyan okuyucu için söylenen, yüzyıllardır birçok şey görmüş bir toplumun en sarsıcı olaylarda bile artık tepki veremeyecek durumda olması hali bence Türk okuyucu için daha geçerli bir iddiadır ve kitapta da bu olaylar etkili ve güzel bir şekilde anlatılmıştır ki, bu zaten üstadın maharetidir.

Yukarıda da değindiğim gibi kitabın işlediği konulardan, yozlaşmış ve kötü gazetecilik üzerine anlatılanlar, yeterince etkileyici ve uyarıcı. Aslında, nerdeyse herkes artık medyanın bize haberler aracılığıyla veya başka bir şekilde sunmuş olduğu bilgilerin tam olarak güvenilir ve inanılır olmadığının farkında. Farkında olmasına farkında ama yine de çoğu kişi akşam televizyonu açtığında ya da sabah gazetesini eline aldığında anlatılanları dikkatle takip ediyor. Peki hem medyaya bu kadar az güvenip hem de bu kadar sıkı takip neden? Bunu tam olarak bilemem, böyle bir iddiam da yok ama bence en büyük faktör umut. Haberleri izlerken, okurken, dinlerken herkes hep bir umut içinde bekliyor. Duymak istediklerini duymanın umudu bu, herhangi bir somut şeye değil, olanlardan ziyade olanların yarattığı hissi yaşamanın umudu. Hatta daha ileri gidip, başkasının yaşamasını istediği hislerin yaşanıp yaşanmadığı üzerinden, yaşamak istediği hisleri gerçekleştirecek olayları takip etmek, hep bir umutla. Biraz karışık oldu farkındayım, düşünmekle anlatabilmek arasındaki fark bu ve bu yüzden Umberto Eco büyük bir yazar. Benim yukarda anlatmak istediklerimi kitabında çok güzel bir örgü içinde aktarmış ve istediği hissi oluşturmuş.

“…babam bana imbikten geçmemiş habere inanmamayı öğretti. Gazeteler yalan söyler, tarihçiler yalan söyler, bugün televizyon da yalan söylüyor…”

Kitabın anlatmak istediğinin yanında bir de olayların kendisi var. Medya dünyası içinde olup biten rahatsız edici olaylar ve bakış açıları mide bulandırıcı olabiliyor. Okuyucunun ilgisini çekmek adına, insanların özel hayatlarına pervasızca müdahale etmek, acımasızca ve iftiraya varan söylemlerde bulunmak… Bütün bunları yaparken de büyük bir zevk ve şevk duyup, büyük başarılar elde etmeyi ummak… Gazetecilik ile ilgili bu bahsedilenler elbette bütün dünyada olabilen şeyler ama bize bakan yönüyle değerlendirecek olursak, Avrupa’da orta büyüklükteki bir ülkenin 1 yılda yaşadığı olayları nerdeyse birkaç gün içinde yaşadığımız düşünülürse durumun bizler için daha vahim olduğu anlaşılıyor.

Aşağıda yer alan bölüm, kitaptan gösterebileceğimiz güzel örneklerden biri.:

“…Yayıncımız meraklı savcıya nasıl çamur atılır konusunu işlememizden hoşlanabilir. Şunu unutmayalım ki günümüzde bir suçlamayı çürütmek için tersini kanıtlamak gerekmiyor, suçlayan kişiyi yasa tanımaz ilan etmek yetiyor… Kimse yüzde yüz namuslu değildir. Belki pedofil değildir, ninesini öldürmemiştir, cebine rüşvet girmemiştir ama tuhaf bir şey yapmıştır. Ya da ifademi hoş görürseniz, her gün yaptığı şeyleri tuhaflaştırın… Örneğin elinizde dosyalarda dağınık bilgiler vardır ve isteyen bunları işleyerek kuşkular, göndermeler bulup çıkarır. Yıllar önce hız sınırını aştığı için ceza yediğini, bir başkası geçen ay izci kampına gittiğini, öteki daha dün diskoteğe gittiğini yazar. Bu üç haberden yola çıkarak o şahsın trafik kurallarını ihlal eden, aşırı hız yapan, içkili yerlere giden ve olasılıkla oğlan çocuklardan hoşlanan biri olduğu haberi yapılabilir. Hem de sadece gerçekleri söyleyerek.”

Kitabın bu gazetecilik olayları ile ilgi olan ilk yarısı çok hızlı olmasa da bir şekilde akıyor. Ama İkinci Dünya Savaşı, Mussolini, Gladio gibi konuların işlendiği ikinci yarısında kitap oldukça hızlanıyor. Özelikle, tarihe ve komplo teorilerine ilginiz varsa kitabın bu kısmı eminim sizi de saracaktır. Son yirmi yılda bizim de tartışma programlarımıza, haberlerimize konu olan Gladio’nun Türkiye ayağı ve daha eski bir mesele olan Papa suikastı gibi konulara da değiniliyor kitapta. Anlatılanların ne kadarı doğru, ne kadarı değil bilmiyorum. Bir kısmı hakkında zaten az çok bilgimiz de var ama bunlar bence çok da önemli değil. Benim için önemli olan kısmı, birilerinin sürekli, insanları kendi çıkarları için kandırması, kullanması ve bunların hiçbirinden haberi olmayan zavallıların birbirini kırması. Tüm bunlar olurken de her iki tarafın kendini inandırdığı yüce değerlerin arkasına sığınması… İkinci Dünya Savaşı’nda faşist devletler İtalya ve Almaya ile mücadele için Komünist Rusya ile ittifak kuran “Hür Dünya”nın, daha savaş biter bitmez Rusya’nın etki alanını genişletmesine karşı bir tedbir olarak faşistleri örgütlemesi ve gizli yapılanlar oluşturması, bu iki yüzlülüğü en iyi şekilde anlatıyor.

Kitapta faşist bir aileden gelen kahramanı dillendiren Eco olayı şu şekilde çok güzel özetlemiş:

“…68’de otuz yaşıma gelmiştim ama gene de saçlarımı uzattım, kazak-parka giydim ve Çin yanlısı bir gruba yanaştım. Sonradan Mao’nun Stalin ve Hitler’in toplamından daha çok adam öldürdüğünü öğrendim; öte yandan belki de bu Çin yanlılarının arasına gizli servislerden provokatörler girmişti… Hiçbir şeyden emin değildim, emin olduğum tek şey hepimizin tam ensesinde bizi aldatmak üzere bekleyen biri olduğuydu.”

Sonuç olarak yazar bize, görünenden daha fazlasını içeren olayların arka planını, işlerin nasıl yürüdüğünü göstermek istemiş. Bunu da, neye inanıp, neye inanmamamız gerektiğini iyi düşünmemizi, satır aralarında bahsettiği “okumayan, anlamayan” ve böylece kötü insanların emellerine alet olup, çıkarlarına hizmet eden insanlardan olmamamızı istediği için yaptığını düşünüyorum.

Okuması kolay, bir o kadar dolu olan kitap, tarih ve komplo teorisi seven okurların ilgisini çekecektir. Bu anlamda yazarın son kitabı, hala okumayanlar için okunacak kitaplar listesine eklenmeli.

Sıfır Sayı - Umberto Eco
Sıfır Sayı – Umberto Eco

 

Arka Kapak Yazısı

Umberto Eco’nun yeni romanı: Kötü gazetecilik konusunda bir rehber

Tam bir “kaybeden” olan Colonna (50), gazeteci Simei’den iyi bir iş teklifi alıyor: “Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey” sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 “sıfır sayı”yı yönetecek ve “asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü”nü anlatan bir kitap yazacak.

Patron Vimercate, bu gazete sayesinde “finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış  olacak.”

Teklif sahibi Simei’nin de kendi planı var: “her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net.”

Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya’nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa’ya suikast, başka bir Papa’nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?

 

Satranç – Stefan Zweig

“Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.”


Zweig’a olan hayranlığım gittikçe artıyor. Yazar, bir büyücü misali, küçücük kitaplara o kadar duygu ve düşünceyi nasıl sığdırıyor şaşıyorsunuz. Kitabın kapağını değil de sanki büyülü bir kutunun kapağını kaldırıyorsunuz ve o dışardan incecik gördüğünüz kitabın dipsiz bir kuyu olduğunu anlıyorsunuz. Nazi Almanyası’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını yaşamış bu naif insanın ne kadar sarsıldığını alttan alta seziyorsunuz. Belki de yaşadığı duyguların yoğunluğunu aynı yoğunlukta kitaplarına aktarması onu bu kadar özel yapıyor. Önceki kitabında da olduğu gibi yine kitabı elimden bırakmadan, heyecanla hatta sayfaları bile sabırsızca çevirerek okudum. Öyle ki bir ara kendimi bir fıçının içinde yokuş aşağı yuvarlanıyormuş gibi hissettim ve kitabı okumaktan kendimi alamadım. Böyle okunan bir kitabı bitirdiğinizde de etkisi hemen geçmiyor tabi ki. Sanki bir boşluğa düşüyor, yazarın size yaşattığı duyguları anlamlandırmaya çalışıyor, az önceki verdiğim örnekten devam edersem yuvarlanan fıçı durmuş da siz içinden çıkmışınız ve baş dönmenizin geçmesini bekliyormuş gibi hissediyorsunuz. Bundan sonra da fırsat buldukça Zweig okuyacağım, umarım diğer kitaplarından da aynı zevki alırım her daim favori yazarlarımdan olur.

Satranç
Satranç

Hayvan Çiftliği Bir Peri Masalı – George Orwell

Yoğun birkaç günden sonra fırsat bulunca hemen yorumumu gireyim dedim. Kitaba geçmeden önce mini kitap formatını beğendiğimi söylemek istiyorum. Bazen kitabı tutarken sıkıntı çeksem de, sık sık sayfa çevirmek zorunda kalsam da zamanla alışıyorsunuz. Herşeye rağmen mini kitabı çok tuttum ve sayfalarının incecik dokusunu çok sevdim. 🙂
Peri masallarını hep sonu güzel biter diye biliriz ama bu seferki pek de öyle değil. Acı gerçekleri vurucu bir şekilde anlatan bir masal. Peki neden gerçekleri, hem de acı gerçekleri anlatmak için bir masal yazılmış, hatta kitabın alt başlığında dediği gibi bir peri masalı? Belki bu konuda çok şey yazılmıştır, bir çok tahlil yapılmıştır, bilmiyorum. Bu kısacık kitapta bu kadar çok şeyin böyle etkileyici bir şekilde anlatıldığını görünce başka türlü olamazmış zaten diyorsunuz. Bir şeyi anlatırken benzetmelerin gücünün bazen gerçeğin kendisinden daha güçlü olabileceğini anlıyorsunuz. Hikayeyi aslında hepimiz biliyoruz, dünyanın en çok bilinen hikayesi. Dünyanın heryerinde bütün çağlarda yaşanmış ve hala yaşanmakta olan bir hikaye. Bu bilinen hikaye yazarın anlatımı ile daha etkileyici bir hal almış. Bir roman çok hoşuma gittiğinde anlatmak, yorumlamak benim için çok zor oluyor. Ne yazacağımı, ne diyeceğimi bilemiyorum, sanki lafı ağzımda geveliyormuşum gibi hissediyorum. Onun için böyle durumlarda, bu kitapta da olduğu gibi sadece, bu kitabı kesin okuyun demek istiyorum. Son bir not; kitabı çeviren Celal Üster’in yazdığı önsözü lütfen okuyun. Kitabın ve yazarın hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız faydalı olacaktır.

Albert Camus – Yabancı

Her kitapta anlatılanlar ve anlatılmak istenenler vardır. Bazen anlatılanlar direkt anlatılmak istenene ulaştırır bizi, bazen ise anlatıların arkasına gizlenmiştir anlatılmak istenenler. Bazı kitapları okurken hızlıca geçerim olayları, hemen cümle aralarında gizlenen tahlilleri, düşünceleri, dersleri bulmak isterim. Yabancı’da bu biraz daha zor oldu. Yer yer yine aradıklarımı buldum ama genelde çoğu mesaj olayların arkasında gizliydi. Bu aslında hoşuma giden bir durum değil, uzun uzun, “büyük” cümleler okumak daha çok hoşuma gidiyor. Yine de Yabancı bütün “anlamsızlığıyla” bir eleştiri. Karakterler, ilişkiler, olaylar bütün olarak anlamsız bir süreç içinde karakter için beklenmedik bir noktaya geliyor. Bu anlamsızlık mahkemede savcı ve jüri karşında anlamlandırılmak istenerek daha da anlamsızlaştırılıyor. Sabit ve kesin yargıları olan karakterimiz bile yer yer şaşırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Herkesin duyguları ve tepkileri kendine özgüdür, bunun başkaları tarafından tartışılacak yanı yoktur. Ama toplum sürekli sizden “doğru” olanı ister. Onun isteğinin hilafına davranmak, sizi ötekileştirir ve yabancılaştırır.

 

Cemile – Cengiz Aytmatov

Her yazar kitaplarında bize kendi penceresinden, yaşamına dair anılardan oluşturduğu bir dünya sunar. Herkes yaşadıkları ve hayal edebildikleri ile bir dünya kurar, daha ötesi değil. Cengiz Aytmatov okurken her kitabında bu dünyayı açıkça görebiliyorsunuz. Benim öyle bir iddiam yok ama eminim ki iyi bir Aytmatov okuyucusu, yazarın herhangi bir kitabını kimin yazdığını bilmeden okusa bile, yazara ait olduğunu anlayabilir.
Aytmatov okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri büyüklerimin kullandığı ama artık kullanılmayan kelimeleri görmek oluyor. Bunun yanında bozkır hayatı, savaş ve Sovyet Rusya zamanı hakkında bilgiler de vermesi hoşuma gidiyor. “Cemile” kısa ama Aytmatov’un kaleminin tadını veren ve savaş zamanı Kırgız Bozkırları’nda geçen yokluk, aşk ve gelenek konularını işleyen bir kitap. Kısa zamanda güzel bir kitap okumak isteyenler için ideal.

Dönüşüm – Franz Kafka

Kitabı okumak kolay ama hakkında birşeyler yazmak o kadar kolay değil. Eminim kitabı yüzeysel okuyup “Bu ne saçma ve iğrenç bir öykü.” diyenler ya da hiç olmazsa bu şekilde düşünenler olmuştur. Belki de yazar böyle bir his yaratarak; öykünün saçmalığı ve iğrençliği üzerinden, hayatımızın kendisinin, bize dayatılanın, kalıpların dışına çıkmak ve farklı olmanın toplumdaki karşılığına atıfta bulunmuştur. Bunu da en iyi sağlayacak olan şey, isabetli bir şekilde seçilen, haşere metaforudur. Böyle bir şeye değil de pek ala başka bir hayvana da dönüşebilirdi Gregor Samsa ama bir böcek ve haşere kadar işe yaramaz, iğrenç ve istenmeyen pek az şey vardır gerçekten de. İnsan, yaşadığı toplum içinde ya herkesin kendi gibi olmasını ister ya da kendi gibi olanların içinde bulunmayı ister. Farklılık, alışık olunmayan çoğu zaman bir uzaklaşma sebebi olduğu gibi kin, nefret ve korkuyu da tetikleyip, körükleyebilir. İşte belki Gregor Samsa’nın da sorunu buydu, artık aile ve toplum içinde kendisine biçilen bu rolden sıkılmış, yorulmuş ve farklı olmak istiyordu. Hatta bu durum o kadar kaçınılmaz bir hale gelmişti ki, kahramanımızın kendisinin bile bu dönüşümü hissedip engel olmasına fırsat kalmadı belki. Gerçi öykünün bir yerinde, kapı önünde telaşla bekleyenlere yaptığı konuşma içinde, bir gece önceden kendini kötü hissetmeye başladığını ve üzerinde çok durmadığını söylüyor ama başına gelecekleri nereden bilebilirdi. İşte zavallı Gregor Samsa’nın hikayesi. Zavallı olması bir böceğe dönüşmesinden değil elbet, belki zavallı durumunda olması gereken de o değil diğerleri dururken. Kapitalizmin, sanayi devriminden bu yana, ezdiği, köleleştirdiği, duygularını göz ardı ederek posa haline getirdiği insan kavramına 20. yy’ın başında bir eleştiri olarak yazılan kitap, Gregor Samsa ile bir çığlık atıyor, ötekileştirilmenin kaçınılmaz son olduğunu bilerek.

de ki işte – Oruç Aruoba

“Öyle yaşayacaksın ki, kendin bir türlü olgunlaşmadan, arkanda olgun ürünler bırakıp yürüyeceksin-ancak da olgun olduklarında bırakacaksın onları ardında…
Çünkü sen kendin de, olgun hale geldiğinde, kendi ardında kalacaksın-bırakacaksın kendini ki,
ardında
kalsın…”

10 sene olmuş, kaldırdığım kapağın ardındaki sayfaya yazılmış tarihi görünce farkettim. Kütüphaneme bakarken, arkasında kaldığı kitapların arasından göz kırpıyordu sanki bana, eski bir dostu görmüş gibi sevindim. Oruç Babayı herkes sevemez belki ama seven de tam sever vazgeçemez. Hayata herkes gibi bakamıyorsanız, sorguluyorsanız, yaşadıklarınızı ve hatta ölümü anlamlandırma çabasındaysanız, Oruç Baba size farklı bir pencere açacaktır.